ZÜMRÜD-Ü ANKA’NIN DÖNÜŞÜ
Eposta :

ZÜMRÜD-Ü ANKA’NIN DÖNÜŞÜ

Seminer haftasının ilk günüydü. Boğazımda gizlemeye çalıştığım ameliyatın taze yarasından ziyade içimde anlam veremediğim bir sızı vardı. Okulumun önünde durdum, gökyüzünde dalgalanan şanlı bayrağımıza baktım. O an kalbimde bir yangın, aklımda ise o gün açıklanacak olan biyopsi sonucumun korkusu hakimiyet kurmuştu.

“Rabbim!” dedim sessizce, “Beni okulumdan, öğrencilerimden, mesleğimden ayırma.”

İçime doğmuşçasına sanki uzun bir ayrılığa hazırlık yapar gibi öğrencilerime alacağım hediyeleri erkenden hazırlayıp sınıf dolabıma yerleştirmiştim bile. Sınıfımı nasıl süsleyeceğimi, onlara nasıl kavuşacağımı hayal ederken telefonum acı acı çaldı. Arayan eşimdi. Sesi titriyordu, kelimeler boğazına düğümlenmişti: “İleri evre lenf kanserisin.” dedi ağlayarak.

Telefon avcumdan yavaşça kayarken gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Etrafımda öğretmen arkadaşlarım, bir duvar gibi kenetlenmişlerdi. Dudaklarımdan sadece şu cümle döküldü: “Kansermişim...” O an etrafımda bir gözyaşı seli koptu. “Çok gençsin.” dediler, “Çok güçlüsün, yanındayız!” Ancak otuz üç yaşında hayattan ve evladından kopma ihtimali olan bir annenin, bir öğretmenin yorgunluğu bir anda omuzlarıma çöktü. Merdivenlerden inerken son kez dönüp bayrağımıza baktım. Al rengindeki o şehit kanının sıcaklığı yüreğime doldu. O an hissettim, henüz yolun sonuna gelmemiştim. Dokunulacak daha çok kalp, girilecek daha çok ders vardı. Elbet bu hüzünlü bakışlar, yerini ela gözlerimin eski parlaklığına bırakacaktı.


Tedavi sürecim, hasretle harmanlanmış bir sınav gibi başladı. Herkes “Moral en büyük ilaç,” diyordu. Söylemesi kolay, hayata bu kadar sıkı tutunmuşken her şeyden koparılmış bir insan için uygulaması güç bir tavsiyeydi bu.

Ümitsizce uyandığım bir sabahtı, takvimler 24 Kasım’ı gösteriyordu. Dokuz yıllık meslek hayatımda, öğrencilerimden ayrı geçirdiğim ilk Öğretmenler Günü... Telefonuma mesajlar yağıyordu fakat kendimi eksik ve çok yorgun hissediyordum. Bir gün sonraki ağır kemoterapi seansını düşünürken, dışarıdan bir şarkı sesi yükseldi.

Pencereye koştum. Perdenin ardında gördüğüm simalar, benim mucizelerimdi! Soğuktan kızarmış yanakları, donmuş elleriyle koro hâlinde bağırıyorlardı: “Kimseyi görmedim ben senden daha güzel...”

Aynaya baktım. Saçlarım dökülmüş, çehrem değişmişti. Ancak onların bu sevgisine layık kalmalıydım. Hemen peruğumu düzelttim, beremi taktım ve küçük kızımla birlikte balkona koştum. Karşılıklı el sallamak yetersiz kaldı; hızla aşağıya, yanlarına indim. Ellerinde bir kitap vardı: “Zümrüd-ü Anka”.

“Öğretmenim, senin için kitap yazdık,” dediler gururla. “Siz de Zümrüd-ü Anka gibi küllerinizden doğup bize kavuşacaksınız.” O an kararım kesinleşti; ben yaşamalıydım. “Dayan Mehtap,” dedim kendi kendime, “Bekleyenin çok...”

Tam yedi ay sürdü o amansız savaş. Bırakma noktasına geldiğim her an doktorumun desteği, öğrencilerimin gönderdiği resimler ve ailemin sevgisiyle yeniden doğruldum. Ve sonunda o zafer cümlesini duydum: Kanseri yenmiştim! 2025-2026 eğitim-öğretim yılının başında, o çok sevdiğim okul kapısından içeri girdiğimde dünyalar benim oldu. İlk gün öğrencilerim üzülmesin diye peruğumla geldim sınıfa. Beni görür görmez ailelerinden birine kavuşmuş gibi koştular, sarıldılar. O an, bir mucize aramaktansa bizzat o mucizenin kendisi olduğumu fark ettim.

Şimdi bu satırları okulumda, o ağlayarak baktığım bayrağın gölgesinde kaleme alıyorum. Tedavi sürecinde öğrendiğim yan flütümü elime alıp öğrencilerimle neşeli ezgiler çalıyorum. Bu zorlu sınav bana çok şey öğretti:

Yüzüne çarpan rüzgârın büyük bir nimet olduğunu,

Ağrısız uyuyabildiğin bir gecenin servet değerinde olduğunu,

En önemlisi de “rutin” dediğimiz o sıradan hayatın aslında mucizenin ta kendisi olduğunu anladım.

Bir öğretmen kalbe dokunur, hayat değiştirir derler ya… Benim hikâyemde hayatı değişen kişi ben oldum. Beni hayata öğrencilerimin o minik kalpleri bağladı.


Herkesin, gönlüne o hayat kıvılcımını çakacak bir “Zümrüd-ü Anka” bulması dileğiyle...

 

Mehtap ÇATAL
Kayseri