GAZ LAMBASININ ŞİŞESİ
Murat, evin küçük penceresinin önünde uzun süredir ayakta duruyordu. Cam, dışarıdaki soğuğu saklayamıyor; dışarıdan sızan serinlik, çıplak ayak parmaklarını uyuşturuyordu. Yolun kıyısındaki kavakların arasından uzanan toprak yol bomboştu. Gözleri, uzakta belirecek bir hareketi yakalayabilmek için yorulana kadar o yola kilitlendi.
Traktörün homurtusu önce belirsiz bir uğultu olarak duyuldu. Sonra ses netleşti. Toz bulutu ağır ağır yükselirken Murat’ın göğsü sıkıştı. Annesi traktörden indiğinde Murat çoktan kapıyı açmış, avluya çıkmıştı. Ayşe Kadın’ın omuzları düşük, adımları ağırdı.
Çapasını, minderini ve yiyecek koyduğu çantasını taşırken günün bütün yorgunluğu sırtına binmiş gibiydi.
Murat annesinin yanına ulaştığında söyleyeceklerini kafasında defalarca kurmuştu ama kelimeler boğazında düğümleniyordu. Ayşe Kadın oğlunun alışılmadık sessizliğini fark etti. Topraktan gelen kadınlar, bazı şeyleri sormadan da anlarlardı. Yine de sustu. O anın kendi kendine açılmasını bekledi.
Murat, sonunda dayanamayıp başını öne eğdi. Gaz lambasının şişesinin kırıldığı an, gözlerinin önünden bir daha geçti. Camın ince, keskin sesi hâlâ kulağındaydı. O sesle birlikte odanın bir anda kararması… Kardeşlerinin irkilmesi…
Ayşe Kadın eve girdiğinde çamur sıvalı duvarlar gün boyu biriktirdiği soğuğu içeri bırakıyordu. Elini yüzünü yıkadı, ardından tek oda olan yaşam alanına geçti. Bu oda gündüzleri çocukların ders çalıştığı, geceleri hep birlikte uyudukları yerdi. Ümmühan ile İrfan bir köşede, seslerini çıkarmadan oturuyordu.
Çocukların bakışları yerdeydi; suç, korku ve utanç aynı çizgide duruyordu.
Ayşe Kadın olan biteni dinledi. Camın nasıl kırıldığını, topun lambaya nasıl değdiğini, kimsenin isteyerek yapmadığını… Yüzünde ne öfke ne de sertlik vardı. Yorgunluk, bütün duyguların önüne geçmişti. Çocukları yanına çekti, saçlarını okşadı.
Söylediği birkaç teselli cümlesi, aslında kendini de sakinleştirme çabasıydı.
Mutfağa geçtiğinde durdu. Küçük mutfak, neredeyse bomboştu. Sobanın içi soğuktu. Akşam yemeği için elde kalan tek şey, sepetin dibinde filizlenmeye yüz tutmuş bir patatesti. Ama asıl eksiklik, akşam çöktüğünde evi aydınlatacak olan ışıktı.
Ayşe Kadın, mutfağın ortasında bir süre hareketsiz kaldı. Gaz lambası, sadece bir eşya değildi onun için. Eşi Mehmet hayattayken alınmıştı. Akşamları çocuklar ders çalışırken lambanın altına oturur, Mehmet’in sesi duvarda yankılanırdı. O ses yıllar önce susmuştu. Şimdi ışığı da susmak üzereydi.
Çaresizliğini belli etmeden Murat’ı yanına çağırdı. Ahmet amcaya gidilmesi gerektiğini söyledi.
Bu, Ayşe Kadın için kolay bir karar değildi. Borç istenmeliydi.
Murat, köy yoluna çıktığında hava serinlemişti. Güneş, dağların arkasına çekilirken bazı evlerin pencerelerinde beyaz ışıklar yanıyordu. Elektrik, bu köyde hâlâ bir ayrıcalıktı. Murat o evlerin önünden geçerken başını kaldırmamaya çalıştı ama ışık gözlerine doldu. Bir gün kendi evlerinde de böyle bir aydınlık olabileceği düşüncesi, içini hem ısıttı hem de acıttı.
Amcasının evi, çevresindekilere göre daha bakımlıydı. Kapıyı çaldığında, içeriden radyo sesi geliyordu. Gülnur’un davetiyle birkaç adım içeri girdi. Ev sıcaktı. Işık parlaktı. Bu aydınlık, Murat’ın içine bir ağırlık gibi çöktü.
İstediğini söylemek zor oldu. Amcasının yüzündeki isteksizlik, Murat’ın kelimelerini yarıda bıraktı.
Gözler kaçtı. Konu kapandı. Murat, daha fazla duramayacağını anlayarak kapıdan çıktı.
Dışarıda gece iyice çökmüştü. Gökyüzü yıldızlarla doluydu ama bu parlaklık, yeryüzündeki karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Murat yürürken hayallere sığındı. Okuduğunu, büyüdüğünü düşledi. Hayalindeki ev aydınlıktı. Raflarında kitaplar vardı. Kardeşleri, derslerini ışık altında yapıyordu.
Eve vardığında annesi mum ışığında patatesi soyuyordu. Mum, sanki birazdan vazgeçecekmiş gibi titriyordu. Ayşe Kadın bir türkü mırıldanıyordu, sözleri yoksulluğun içinden süzülüp gelmişti.
Murat boş elleriyle durdu. Ayşe Kadın bir şey sormadı. Her şeyi anlamıştı. Oğlunu kendine çekti. Nasırlı elleri Murat’ın yüzündeki yaşları sildi.
Mumun alevi iyice küçüldü. O an Ayşe Kadın fısıltıyla konuştu. Sesi, karanlığa bırakılmış bir umut gibiydi:
Oğlum, oku.
Işık söndü.
Gazi KARABULUT
Niğde
