EBER SARISI
Göle ilk gittiğim günleri hatırladıkça zihnimde hep aynı manzara belirir: Sessizliğin suyla konuştuğu bir sabah ve çocuk kalbimin içine yayılan bir huzur. Rüzgârın suyun üzerinde çizdiği ince halkaları hatırlarım, sanki öğretmenimizin sınıf defterine attığı imzalar gibi kıvrılırdı. Eber Gölü ne hırçın ne de aceleciydi. Gökyüzünün mavisi suya yansır, su da gökyüzünün aynası olurdu. O anlarda içimde sadece izleme isteği doğardı. Konuşmak istemezdim. Sanki en küçük söz bile gölün güzelliğini bozacakmış gibi düşünürdüm. Şimdi yıllar sonra Eber Gölü’nün kuruduğunu görünce konuşamadıklarımı yazmaya karar verdim.
Hatıralarımda babamla göl kıyısına gittiğimiz günler her detayıyla yer alır. Bugün düşününce o günlerin kıymeti daha da büyüyor. Babamın elinde güneşte parlayan bir olta olurdu; sırtında yılların eskitemediği o küçük çantası… Babam, yavaş yürürdü. Ben ise çocuk heyecanıyla adımlarımı hızlandırır, onun yanında olmaktan duyduğum mutluluğu saklayamazdım.
Sazlıkların arasından ansızın sıçrayan balıkları görürdüm, benim için bir mucizeye tanıklık etmek gibiydi. Babam oltasını suya bırakırken yüzünde beliren o sakin tebessümü bugün bile hatırlıyorum. O anlarda balık tutmanın ötesinde babam bana doğayı dinlemeyi, sabretmeyi, azla yetinmeyi, şükretmeyi öğretirdi.
Gölün üzerinde dolaşan kuşların kanat sesleri, sazların arasından geçen rüzgârın hışırtısı ve suyun kıyıya usulca dokunuşu bir melodi gibiydi. Aynı ritimde tekrarlanırdı. İçimden kuşların uçuşundaki süreyi, suyun tekrar kıyıya vuruşunu sayardım. Bir, iki, üç… Hep aynı sayıda tekrarlanırdı. Meğer insan bazen en büyük dersleri hatıralarında alırmış. Şimdi aradan yıllar geçti. Hayatın telaşı, şehirlerin kalabalığı, sorumlulukların ağırlığı derken o çocukluk sabahları uzak bir rüya gibi kaldı. Fakat geçen gün içimde tarif edemediğim bir özlemle yeniden göle gitmek istedim. Yol boyunca aklımda hep aynı soru vardı: Acaba her şey bıraktığım gibi miydi? Kızımı da aldım yanıma. Tattığım heyecanı o da yaşasın istedim. Ama göle vardığımızda karşılaştığımız manzara içimde derin bir sızı bıraktı.
Bir zamanlar suyun parladığı yerde çatlamış topraklar uzanıyordu. Kamışların yerini kurumuş kökler almıştı. Gölün kıyısında yıllarca suyun üzerinde süzülen kayıklar artık kuru toprağın üzerinde sessizce bekliyordu. Sanki onlar da gölün yok oluşuna tanıklık etmiş, yorgun düşmüşlerdi. Kuşların kanat sesleri yoktu. Sazlıkların arasındaki o hayat dolu hareketlilik kaybolmuştu. Yerine yalnızca rüzgârın hüzünlü uğultusu kalmıştı.
O an babamı düşündüm. Evimizin bir köşesinde hâlâ duran o eski oltayı… Babamın sabırlı bakışlarını… Göle doğru attığı o sessiz umutları… Ama artık o oltanın suyla buluşacağı bir göl yoktu. Göl kururken hatıralarımı da götürmüştü.
Bir zamanlar gölün sarı çiçekleriyle tanınan endemik bitkisi Eber Sarısı bile susuzluğa direnirken solgun görünüyor, kızımla beni izliyordu. Kızıma bir şeyler söylemeliydim. Çünkü babam olsa böyle yapardı.
“Üzülme kızım. Belki bir gün yeniden yağmurlar yağar, suyun üzerinde ince halkalar çizer. Belki çocuklar yine göl kıyısında sabahın serinliğini hisseder.” Diyebildim. Kızım güç verir gibi elimi tuttu. Babamın elini tutar gibi kavradım elini. Etraf Eber Sarısı bir sessizliğe gömülmüştü. Çocukluğumdaki gibi konuşmadan uzun uzun karşıyı izledik.
Egemen SERİN
Afyonkarahisar
