CAMIN BU TARAFI
Her sabah aynı saatte evden çıkardı Hikmet. Aynı kapı, aynı sokak, aynı minibüs… Şoförün sağında, cam kenarındaki koltuk sanki yıllardır onu bekler gibiydi. Kimseye bir şey sormazdı, zaten söze fazla ihtiyacı yoktu. Konuşmak yerine bakmayı severdi. Camın ardından akan yüzler, aceleyle yürüyen bedenler, yarım kalmış bakışlar ona yetiyordu. Hayat, onun için hep camın öte yanında akardı.
Minibüs hareket ettiğinde şehir de uyanırdı. Fırının önünde ekmek sırasına girenler, saatine bakıp adımlarını hızlandıranlar, durakta gözlerini yere dikenler… Herkes bir yere yetişiyor gibiydi ama nereye gittiğini bilen yoktu sanki. Şehir, sabahın ilk saatlerinde bile yorgun bir telaş taşıyordu.
O sabah minibüs her zamankinden daha kalabalıktı. Hikmet yine cam kenarındaydı. Ayakta yolculuk edenler tutunacak yer ararken yaşlı bir adam bastonuna yaslanarak denge kurmaya çalışıyordu. Bastonun ucundaki titreyiş, adamın ellerine, oradan bütün bedenine yayılıyordu. Gözleri hep yere bakıyordu; sanki düşmemek için değil, geçmişi yerden toplamaya çalışır gibi.
Minibüs ani bir fren yaptığında adamın cebinden küçük, sararmış bir fotoğraf düştü. Fotoğraf, Hikmet’in ayaklarının dibine bırakıverdi kendini. Eğilip aldı. Siyah beyazdı. Genç bir adam, yanında gülümseyen bir kadın ve kucağında bir çocuk… Üçü de kameraya değil, birbirlerine bakıyordu. O bakışlarda zaman yoktu, acele yoktu; yalnızca birlikte olmanın sessiz huzuru vardı.
Hikmet fotoğrafı yaşlı adama uzattı. Adam bir an durdu. Titreyen elleriyle aldı fotoğrafı. Sanki yalnızca bir kâğıdı değil, yıllarını teslim alıyordu.
“Teşekkür ederim.” dedi kısık bir sesle.
Hikmet başını salladı; kelimelere gerek duymadan.
Fotoğrafı verdikten sonra yaşlı adamın hâlâ ayakta olduğunu fark etti. Minibüs ilerledikçe adam bastonuna daha sıkı tutunuyor, dizleri hafifçe titriyordu. Bir durak sonra içerisi iyice sıkıştı. Omuzlar birbirine değiyor, nefesler birbirine karışıyordu. Hikmet artık camdan dışarı bakmıyordu. Usulca yerinden kalktı.
“Buyurun amca.” dedi.
Yaşlı adam önce anlamadı. Hikmet koltuğu işaret edince yüzünde yorgun ama içten bir tebessüm belirdi.
“Sağ ol evladım.” dedi.
Fotoğraf gözünün önünden gitmiyordu Hikmet’in. Çekmecelere sıkışmış, ceplere hiç girmemiş, unutulmaya yüz tutmuş anıları düşündü. Minibüs yoluna devam ediyordu ama Hikmet başka bir yolculuğa çıkmıştı. İlk kez camın dışına değil, içine bakıyordu. Karşısındaki koltukta uyuklayan genç, arka tarafta fısıldaşan iki kadın, kucağında çanta taşıyan bir çocuk… Her birinin düşürdüğü ya da sakladığı bir anısı vardı mutlaka.
Yaşlı adam bir durak sonra indi. Minibüs yeniden hareket etti. Hikmet yerine oturdu, camı açtı. Soğuk hava yüzüne vurdu. İçinde uzun zamandır hissetmediği bir şey kıpırdanıyordu. O gün işten çıkınca her zamanki gibi eve dönmedi. Yolunu değiştirdi. Uzun zamandır önünden geçip hiç girmediği bir dükkâna girdi. Küçük bir çerçeve aldı.
Eve vardığında komodinin çekmecesini açtı. Yıllardır eline almadığı eski bir fotoğrafı çıkardı.
Tozunu sildi, çerçeveye yerleştirdi. Fotoğrafı pencerenin yanına koydu; ışık alsın diye.
Ertesi sabah minibüse yine bindi. Yine cam kenarındaki koltuğa oturdu. Ama bu kez camdan dışarı bakmadı. Yanındaki boş koltuğa baktı. Bir an, birinin oturmasını bekler gibi durdu. Minibüs hareket etti. Şehir yine akıyordu.
Hikmet artık biliyordu:
Hayat, yalnızca
Camın dışında değildi.
Murat KIRMIZI
Yalova
