BAKANIMIZ SAYIN YUSUF TEKİN İLE ÖZEL RÖPORTAJ
Sayın Bakanım, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile eylemini erdemle kuran nesiller
yetiştirmeyi hedefliyoruz. Siz de yazılarınızda sıklıkla eğitim ile “maarif” arasındaki ince ama derin farka işaret ediyorsunuz. Bu bağlamda, “bilgi”nin “irfan”a, “öğretim”in “insan inşası”na dönüşeceği o kritik eşiği nasıl tanımlarsınız? Biz bu modelle, modern dünyanın veriyığınları arasında yolunu arayan gence, kendi medeniyet köklerinden beslenen nasıl bir pusula sunuyoruz?
Eğitim; insana dair, kapsamlı ve pek çok değişkeni bulunan bir dönüşüm sürecidir. Her şeyden önce şunu kabul etmeliyiz: eğitim, teknik bilgi aktarımından ibaret değildir. Nitekim biz de öğrenciyi öğrenme sürecinin aktif ve anlam kuran öznesi olarak değerlendiriyoruz. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile asıl muradımız, bilginin insanın kalbine inmesi, orada hikmete dönüşmesi ve nihayetinde topluma hizmet olarak tezahür etmesidir. Bilgi, irfanla buluştuğunda insanı olgunlaştırır; hayatla ve sorumlulukla anlam kazanır.
Sizin de ifade ettiğiniz gibi bugünün dünyası gençlerimize muazzam bir veri akışı sunuyor. Ancak bu veri denizi içinde istikameti kaybetmemek için sağlam bir dayanak gerekir. Ortak bir zeminde uzlaştığımız, tarihî ve kültürel birikimle sınanmış millî değerlerimiz; gençlerimizin değer dünyasını güçlendiren önemli bir referans olacaktır. İstiyoruz ki evlatlarımız bu memleketin evladı olmaktan, kendileri olmaktan gurur duysunlar; bir başka kültürel kimliği aramasınlar, başkalarının yaşam biçimlerine tevessül etmesinler. Kendi renklerini, seslerini bulsunlar. Bu toprakların havasını, suyunu, dilini, müziğini, şiirini, mimarisini özümsesinler. Kendileri için en güvenli zeminin bu birikim olduğunu bilsinler, onun kıymetini idrak etsinler, bu birikime eklenmeye niyet etsinler, bu değerleri koruyup çoğaltarak geleceğe taşısınlar.
Gençlerimize verdiğimiz mesaj çok açık:
Kökleriniz bu topraklarda olsun, fakat ufkunuz bütün dünyaya açık olsun.
Bilgi insanı bilen kılar; irfan ise olgunlaştırır ve eyleme sevk eder. Bizim modelimiz, gençlerimize vicdanıyla düşünen ve sorumlulukla hareket eden bir tutum kazandırmayı hedefliyor.
Maarif davamızın merkezinde öğretmeni konumlandırıyorsunuz. Bir yazarın eserini ilmek ilmek işlemesi gibi, öğretmenin de öğrencinin ruhuna dokunan bir sanatkâr olduğunu biliyoruz. “Eğitimin Yüzyılı”nda öğretmeni, öğrencinin yeteneğini keşfeden, ona şahsiyet kazandıran bir “bilge rehber”e dönüştürmek için sistem öğretmene nasıl bir özgürlük alanı ve vizyon sunuyor? Öğretmenin akademikdonanımının ötesinde, öğrencisine aktaracağı “ruh” ve “şuur” sizce hangi kaynaklardan beslenmelidir?
Bizim nazarımızda öğretmen yalnızca müfredatı uygulayan bir kamu görevlisi değildir. Öğretmen, istikbalimizi inşa eden bir mimardır. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle söyleyecek olursak:
“Öğretmen, ruhumuzun sanatkârıdır.”
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nde öğretmene açtığımız alanın temel amacı, onun sınıf içinde kendi pedagojik birikimi ve ferasetiyle özgün bir eğitim iklimi kurabilmesidir. Eğitimi, standart kalıplarla yürüyen bir süreç olarak göremeyiz; her sınıf, her öğrenci ve her öğretmen ayrı bir hikâyedir ve bizim için çok kıymetlidir.
Öğretmenin öğrencisine aktaracağı ruh, Anadolu’nun kadim irfanında, Yunus Emre’nin insan sevgisinde, Hacı Bektaş-ı Veli’nin birlik çağrısında ve butoprakların asırlardır taşıdığı hikmet geleneğinde saklıdır.
Öğretmen akademik donanımını bu kültürel ve manevi birikimle buluşturabildiğinde, öğrencinin zihniyle birlikte kalbine de dokunabilir. Aynı zamanda, bu yaklaşım öğrencilerin eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcı üretim, iş birliği ve dijital okuryazarlık gibi 21. yüzyıl becerilerini geliştirmesine de olanak tanır. Bizim görevimiz de bu sanatkâr ruhu sınırlamak yerine, onun daha geniş bir ufukta nefes almasını sağlayacak imkânları sunmaktır; bilimde, teknolojide ve düşüncede üretken nesiller yetiştirecek araştırma, yenilik ve tasarım kültürünü eğitim sistemimizin ayrılmaz bir parçası hâline getirmektir.
Sayın Bakanım, “Köklerden Geleceğe” bakış açısıyla köklerimizin geleceği kuran bir güç olduğunu vurguluyorsunuz. Edebiyat ve sanat, bu köklerin en canlı damarları. Dijitalleşmenin iletişim ve kültür aktarım biçimlerini dönüştürdüğü günümüz dünyasında; Yahya Kemal’in, Tanpınar’ın veya Yunus Emre’nin sesini bugünün çocuklarına duyurabilmek, onların bu “gönül dili”ni ders konusundan ziyade bir hayat nizamı olarak benimsemelerini sağlamak adına kültür-sanat eğitimi müfredatın neresinde duruyor?
Edebiyat ve sanat bir milletin hafızasıdır; aynı zamanda onun estetik ölçüsünü belirleyen temel unsurlardır. Yahya Kemal’in “kökü mazide olan ati” sözü aslında bizim eğitim anlayışımızın da özünü ifade eder.
Yunus Emre’nin dili, Tanpınar’ın derinliği, Yahya Kemal’in medeniyet tasavvuru öğrencilerimizinzihninde birer ders başlığı olarak kalmasın. Biz, bu birikimin gençlerimizin düşünüşüne, duyuşuna ve davranışına nüfuz eden bir yaşam kültürüne dönüşmesini hedefliyoruz.
Sözün inceliğini, zamanın idrakini ve medeniyet bilincini gündelik hayatta, dilde, tavırda ve tercihte karşılık bulan bir yaşama biçimi hâline getirmek istiyoruz. Böylece gençlerimiz, köklerinden güç alan ve bu kökleri çağın imkânlarıyla yeniden üreten bir bilinçle yetişsin.
Çocuklarımız Türkçenin o zengin ifade imkânlarını kurdukları cümlelerde, hayallerinde ve düşüncelerinde hissedebilmeli.
Sanat eğitimi, bizim için çocuğun fıtratında var olan kabiliyetleri keşfetme ve onları incelterek olgunlaştırma yolculuğudur. Her çocuk, içinde saklı bir imkânla dünyaya gelir; sanat, o imkânı görünür kılan, dile ve biçime kavuşturan en sahici alanlardan biridir. Dijital imkânların genişlediği günümüz dünyasında ise sanat ve edebiyat, gençlerimiz için bir ifade biçimi, bir sükûnet, derinleşme ve anlam alanıdır. Gürültünün arttığı bir çağda, insanın kendi sesini duyabilmesi için bu alanlara her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Biz de müfredatımızı bu bilinçle şekillendiriyor; öğrencilerimizin estetik duyuşunu geliştiren, onları düşünmeye, hissetmeye ve üretmeye sevk eden bir eğitim anlayışını esas alıyoruz. Böylece gençlerimizin, incelmiş bir zevk ve güçlü bir ifade kabiliyetiyle hayata katılmalarını hedefliyoruz.
Dilimiz, düşünce dünyamızın sınırlarını çizer. Türkçe hassasiyetinizi biliyoruz. Türkçenin zenginliğini, şiirin ve edebiyatın inceliğini “Maarif Modeli”nin kalbine nasıl yerleştiriyorsunuz? “Söz”ü yeniden kıymetli kılmak mümkün mü?
Dil, bir milletin evidir; hatta daha güçlü bir ifadeyle vatanıdır. İnsan, dünyayı kelimelerle kurar; kendini kelimelerle tanır. Bu yüzden bir gencin kelime dünyası daraldıkça düşünce ufku da daralır, idrak alanı sığlaşır. Buna mukabil kelime dünyası geliştikçe, zenginleşip renklendikçe düşünce ufku genişler, idraki derinleşir ve dünyayı kavrayışı güçlenir, kendine güveni ve cesareti kuvvetlenir.
“Dilimizin Zenginlikleri” projesini başlatırken de temel niyetimiz buydu. Çünkü söz, insanın iç dünyasının en güçlü tezahürlerinden biridir; insan, neyi ne kadar söyleyebiliyorsa, o kadar düşünebilir ve o kadar var olabilir. Şiirin inceliğiyle tanışmış, bir beyitin derinliği üzerinde durmuş, kelimenin çağrışım dünyasına aşina olmuş zihinlerin dünyayı çok daha zengin bir perspektifle kavradığına inanıyoruz.
Bu nedenle Maarif Modeli’nde Türkçeyi düşünme, anlama, tefekkür ve bilim dili olarak ele alıyoruz. Amacımız, gençlerimizin kelimeyle kurduğu ilişkiyi güçlendirmek; dili yeniden derinleşmenin ve anlam arayışının merkezi hâline getirmektir.
İnanıyoruz ki sözü yeniden kıymetli kılabildiğimiz ölçüde, insanı da kıymetli kılmış olacağız.
“Maarif” dediğimizde aklımıza Nurettin Topçu’nun o meşhur “Maarif Davamız” eseri ve onun “ıstırap çeken muallim” tasviri geliyor. Sizin fikir dünyanızı inşa eden, ruhunuzda iz bırakan o “mümtaz şahsiyetler” kimlerdi? Gençlik yıllarınızda elinizden düşürmediğiniz, “İşte hakikat bu!” dediğiniz o kitaplar, bugün Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin satır aralarında nasıl bir ruhla yaşıyor?
Nurettin Topçu’nun fikir dünyam üzerindeki etkisi gerçekten çok belirgindir. Onun “ıstırap çeken muallim” tasviri aslında derdi olan, sorumluluk hisseden ve toplumuna karşı vicdan borcutaşıyan öğretmeni anlatır.
Gençlik yıllarımda Necip Fazıl’ın kararlılığı, Cemil Meriç’in kültür üzerine yaptığı derin tahliller ve Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesi zihnimde önemli izler bıraktı. Bu isimler düşünür olmakla birlikte bugün de benim için bir medeniyet tasavvurunun temsilcileridir.
Bugün Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’ni inşa ederken o fikir mirasının izlerini elbette hissediyoruz. Bizim yaptığımız şey, o büyük fikirleri bugünün ihtiyaçları ve geleceğin imkânlarıyla buluşturmaktır.
Sayın Bakanım, İbn Haldun toplumların karakterinin içinde yaşadıkları coğrafyayla şekillendiğini vurgular. Bu çerçevede şahsi hikâyenize bir pencere açmak isterim. Erzurum’un o çetin iklimi ve Tortum’un zorlu coğrafyası, insana sabrı, dirayeti ve mücadele azmini erken yaşlarda öğretir. Sizin Erzurum’daki çocukluğunuz ve gençlik yıllarınız, bugün yürüttüğünüz “maarif davası” gibi uzun soluklu ve zorlu bir yolculukta size nasıl bir karakter ve dayanıklılık kazandırdı? O coğrafyanın yoğurduğu Yusuf Tekin, bugün Türkiye Yüzyılı’nın eğitim vizyonunu inşa ederken geçmişten hangi güçle besleniyor?
Hakikaten İbn Haldun’un kıymetli eseri Mukaddime’deki bu evrensel tespiti, insanın hikâyesini anlamak için güçlü bir anahtar sunuyor bizlere. Ben de insanın yetiştiği coğrafyanın ikliminden, kültüründen ve hayat şartlarından derinden etkilendiğine inanıyorum.
Erzurum’un sert iklimi ve Tortum’un zorlu ama vakur coğrafyasından çok şey öğrendim. O atmosfer bana sabrı, direnci ve mücadele azmini öğretti kanaatimce. O coğrafyada büyüyen bir çocuk olarak şunu çok erken idrak ettim: Kış ne kadar uzun sürerse sürsün, bahar mutlaka gelir; anlarsınız ki bu Allah’ın takdiridir. Bu döngüyü bilmek ve içten içe hissetmek, insanın kalbine umut, dirayet, sebat ve bir teslimiyet bilinci verir. Zor zamanların geçici olduğunu, her karanlığın ardından aydınlığın doğacağını öğretir. İnsana, şartlar ne olursa olsun yoluna devam etme gücü verir;sabrı bir bekleyiş olmanın ötesine yükseltir. Hamdolsun böyle bir iklimin çocuğuyum.
Bugün maarif alanında yürüttüğüm çalışmalarda zaman zaman çeşitli zorluklarla karşılaşıyoruz. Belki de yetiştiğimiz coğrafyanın çetin şartları bize sabretmeyi ve başladığımız işi tamamlamayı öğretti. Çünkü eğitim, kısa vadede sonuç alınabilecek bir alan değildir; emek, süreklilik ve kararlılık isteyen uzun soluklu bir süreçtir.
Sayın Bakanım, öncülüğünüzde hayata geçirilen ‘ÖğretmenİZ’ dijital platformu, ismindeki o ince mana ile; “Her birey öğretmeninden bir iztaşır” hakikatini merkeze alıyor. Bu platformda öğretmenlerimiz dergi ve video kanalı vasıtasıyla kültür, sanat ve edebiyat üretiyor, topluma yön veriyorlar. Öğretmenlik mesleğinin toplumdaki saygınlığını artırmak ve mesleğe yeni başlayan genç meslektaşlarımıza ilham olmak adına; öğretmeninbu “sanatkâr” ve “iz bırakan” yönünü, ÖğretmenİZ platformunu nasıl konumlandırıyorsunuz?
ÖğretmenİZ platformunu tasarlarken amacımız, öğretmenlerimizin tecrübelerini, birikimlerini ve üretimlerini paylaşabilecekleri ortak bir düşünce ve iletişim zemini kurmaktı. Çünkü her insan, hayatı boyunca öğretmenlerinden izler taşır; nitekim bu platformun isminde de bu anlayışın yansıması var.
Öğretmen; düşünen, üreten, yorumlayan ve topluma istikamet veren bir münevverdir. Bu sebeple ÖğretmenİZ’i, öğretmenlerimizin sınıf içindeki başarılarının ötesinde; yazan, çizen, düşünen, sanatla ve edebiyatla temas eden yönlerini görünür kılan bir mecra olarak konumlandırıyoruz. Bir öğretmenin kaleme aldığı bir yazı, anlattığı bir hikâye ya da paylaştığı bir tecrübe, aslında toplumun ortak hafızasına bırakılmış bir izdir.
Mesleğin itibarını güçlendirmenin yolu; öğretmeni kültür, sanat ve düşünce hayatının aktif bir öznesi olarak değerlendirmekten geçiyor. ÖğretmenİZ platformu da bu anlamda, öğretmenlerimizin ortaya koyduğu nitelikli üretimleri toplumla buluşturan bir köprü işlevi görüyor.
Genç meslektaşlarımıza her fırsatta şunu ifade ediyoruz: sıradan bir meslek değil icra ettiğiniz iş; insan yetiştirme gibi son derece kritik, kıymetli ve uzun soluklu bir sorumluluğu üstlendiniz. Bu sorumluluk, bilgi vermenin ötesinde; iz bırakmayı, örnek olmayı ve değer aktarmayı gerektirir.
ÖğretmenİZ’i, işte bu büyük yürüyüşün hem aynası hem de hafızası olarak görüyoruz. Öğretmenlerimizin birbirinden öğrenebildiği ve ilham aldığı bir zemin… Aynı zamanda her bir öğretmenin geride bıraktığı izi görünür kılan ve bu izleri geleceğe taşıyan ortak bir mecra olma görevini üstleniyor. Bu mecrada yazan bütün öğretmenlerime şükranlarımı sunuyorum. Örnek teşkil ediyorlar, gayretleri daim olsun inşallah.
Sayın Bakanım, bu keyifli söyleşimizi edebiyatın diliyle nihayete erdirmek isterim.
Malumunuz; her insan kendi hayatını yaşar, kendi hikâyesini yazar… Lakin öğretmen, başkalarının hikâyesine mürekkep olandır; öğrencinin kurduğu cümlenin içindeki gizli öznedir.
Siz, bugün Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile bu büyük hikâyenin seyrine yön veren kişi olarak; maarif tarihimizin o büyük defterine nasıl bir dipnot düşülsün, öğretmenlerimizin ve geleceği omuzlarında taşıyan genç dimağların hafızasında bu dönemden nasıl bir sada kalsın istersiniz?
Edebiyatın zarif diliyle ifade edecek olursak, biz maarif tarihimizin büyük defterine şu notun düşülmesini arzu ederiz: “İnsanı kutsal bir emanet kabul eden, onu hakkıyla yetiştirmeyi Allah’a ve milletimize karşı mesuliyet olarak gören bir eğitim anlayışıyla, kendi değerleriyle barışık, tükettiğinden çok üreten, kendi çağına ve geleceğe katkısı olan bir neslin inşasına kararlı adımlarla katkı sunduk.”
Gençler gelecekte dönüp bu döneme baktıklarında teknolojik gelişmelere, diline, kültürüne, sanatına ve irfanına sahip çıkan bir eğitim anlayışını hatırlasınlar isteriz.
Türkiye’nin kendi köklerinden güç alarak geleceğe yürüdüğü bir dönemin hatırası kalırsa, bu bizim için en büyük bahtiyarlık olur.
Sonuçta baki kalan, yetişen nesillerin bıraktığı sestir. Vatanına, milletine bağlı; adil, hür düşünen, sorumluluk sahibi gençlerin sesi bu ülkede yankılanmaya devam ettiği sürece biz görevimizi yapmış sayarız.
Emre UĞUR, Oktay KEÇİŞ
Ankara
