ATLANTİK’TE GİZLENEN TÜRK
Onunla karşılaştığımız ilk günü hâlâ bütün ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Çünkü bazı anlar vardır: İnsanın belleğine değil, kaderine kazınır. İspanya’nın Huelva kentinde, rutubetli taş duvarların arasına sıkışmış bir hapishanedeydim. Burada kim olduğumu bilen yoktu. Daha doğrusu, bilmek isteyen de yoktu. Denizci olduğumu, okyanusları ezbere tanıdığımı, yıldızlarla yol bulduğumu bu topraklarda bir tek ben biliyordum.
Hapsolmak, insanın özgürlüğüyle birlikte alışkanlıklarını da törpüler. Üzerimdeki paçavrayı andıran giysileri farkında olmadan çekiştiriyor, daracık koğuşta kendi varlığımdan bile rahatsız oluyordum. Taş duvarlar, zamanın akışını yutmuş gibiydi. Günler mi geçiyordu aylar mı, ayırt edemiyordum.
Koridorun loşluğunu yaran ayak sesleriyle irkildim. Nöbetçilerin yanında birinin daha geldiğini adımlarından anladım. Meşalenin titrek ışığında duvara vuran gölge, iri yarı bir adamın yaklaştığını düşündürüyordu. Ancak demir parmaklıkların önünde duran kişi beklediğim gibi değildi.
Şapkasının altından dökülen uzun ve düz saçları kulaklarına kadar uzanıyor, keskin bakışları sanki karanlığı delip geçiyordu. Üzerinden yayılan karanfil ve lavanta kokusu, hapishanenin ağır havasına meydan okur gibiydi. O an anladım: Bu adam sıradan biri değildi.
Arkasındaki iki askeri hemen tanıdım. Biri beni esir alan birliğin komutanıydı, diğeri ise hapse atıldığım gün gözüme ilişen, kafasına yakışmayan saçlarıyla hafızama kazınan o asker. Adam, komutanın uzattığı kâğıdı okuduktan sonra uzun süre beni süzdü. Bu bir sorgu değildi, bir tartıydı sanki.
Kimliğimi, niyetimi, hatta geçmişimi tartıyordu.
Anlattım. Aylar sonra gün ışığına çıkarılışımı, limana götürülüşümü, Türk ve Müslüman olduğumu gizleyerek hayatta kalışımı… Dillerini nereden öğrendiğimi sorduklarında hiç tereddüt etmeden Kemal Reis’in adını söyledim. Onunla birlikte bu limanlarda dolaştığımız günleri, rüzgârın yönünü kokusundan ayırt etmeyi, yıldızlara bakarak yol bulmayı… Denizin insanı nasıl sınadığını, hangi sessizlikte fırtınanın saklandığını anlattım.
Konuştukça zincirlerim gevşemedi ama bakışlar değişti. Sözlerim, meraklarını beslemişti. Bir mahkûm değil, işe yarar bir adam görmeye başlamışlardı. Okyanus, cesurdan çok bilenleri severdi; bunu onlar da biliyordu. Üç gemiyle bilinmeyene açılacak bir yolculukta, denizi tanıyan birinin ağırlığı altın değerindeydi.
Karar sessizce verildi. Hayatım, bir pazarlığın konusu olmuştu. Hayatta kalacaktım ama olduğum kişi olarak değil. Kaptanın bakışlarıyla birlikte şart da geldi: Geçmişim burada kalacaktı. Adım, inancım, ait olduğum yer… Hepsi denizin dibine bırakılacaktı. Bu toprakların ağzına daha kolay oturan, kimseyi kuşkulandırmayacak bir isim seçtiler.
O günden sonra adım Rodrigo oldu. Yeni bir isim, eski bir hayatın üstüne çekilmiş ince ama keskin bir perdeydi. Ben susacaktım, deniz konuşacaktı.
Yolculuk ilerledikçe, mürettebat bana alıştı. Çelimsiz bedenime rağmen ağır işleri tek hamlede yapışım, kırılan dümeni panik yapmadan onarışım dikkat çekiyordu. Bulduğum pratik çözümler, adımı yalnızca bulunduğum gemide değil; diğer iki gemide de duyurmuştu. Zorlu ve ölümcül tuzaklarla dolu bu seferde, ayakları yere sağlam basan birine ihtiyaçları vardı.
Ama beni en dikkatle izleyen kişi kaptanın kendisiydi: Kristof Kolomb. Bakışlarını üzerimden hiç çekmiyor, sanki ağzımdan çıkmayan sözleri bile duymaya çalışıyordu.
Günler geçtikçe yolculuk uzadı. Umut, yavaş yavaş yorgunluğa dönüştü. Gerginlik güverteye yayıldı; anlamsız kavgalar, tükenen erzak, güneşin altında eriyen su… İnsanlar denizden değil, belirsizlikten korkmaya başlamıştı.
Bir gün, öndeki gemiden gelen işaretle coşku patladı. Flamanın çekildiğini gören tayfa, sevinç çığlıklarıyla oradan oraya koştu. Ama içimde derin bir huzursuzluk vardı. Denizin dilini bilirdim. O görülen şey kara değildi.
Çok geçmeden sevinç, kavga seslerine dönüştü. Umut, öfkeye; öfke, isyana… İnsanlar artık karaya değil, kurtuluşa tutunmak istiyordu.
Kimseye fark ettirmeden kaptanın kamarasına çıktım. Kapının önünde duran bakışlara aldırmadan içeri girmek istedim. Adımı söyledim. Kaptanlane konuştuğumuz bilinmedi. Yarım saat sonra güverteye çıktığında sesi dalgaların uğultusunu bastırdı. Üç gün daha sabır istedi. Ya tarihe geçilecekti ya da hiç var olunmamış sayılacaktık.
O günden sonra gemide tek bir isim dolaştı: Rodrigo. Kaptan beni yanından ayırmıyordu.
Üçüncü gün Santa Maria öne geçti. Yelkenler alabanda oldu. Gözcü direğine tırmanan bendim. Güneş tepemde yakıcı bir ateş gibiydi. Ufka baktım. Dakikalar sonra içimde tanıdık bir his uyandı.
Flama direğe asıldığında deniz üç geminin de zafer çığlıklarıyla doldu.
Kara artık inkâr edilemezdi. Sık ağaçlarla kaplı, sessiz ve kadimdi. Kaptan karaya ilk adımı attı ve buraya San Salvador adını verdi. Coşku dalga dalga yayıldı.
Ben birkaç adım geride durdum.
Çünkü bu toprağı tanıyordum. Yıllar önce Kemal Reis’in gemisiyle buraya geldiğimi hatırladım. Aynı rüzgâr, aynı koku, aynı sessizlik… O zaman da tarih yazılmamıştı. Şimdi de yazılmayacaktı, en azından benim adımla.
Rodrigo sustu. Çünkü bazı keşifler yapılır, bazıları ise bilerek unutulur. Tarih, çoğu zaman adı yüksek sesle söylenenleri yazar. Oysa bu denizlerde çoktan iz bırakmış Türk denizcileri vardı. Kemal Reis ve onun gibi nice kaptan, yıldızlara bakarak yolu bulmuş, rüzgârı düşman yerine yoldaş bilmişti.
Haritalar çizilmeden önce yön tutmuş, zafer çığlıklarından önce sessizce varmışlardı. Bugün bu topraklara başka adlar verildi, başka bayraklar dikildi. Ama deniz hafızasını inkâr etmez. Dalgalar, ilk gelenlerin ayak izlerini silse de ruhlarını taşımaya devam eder. Rodrigo sustu; çünkü adı hiç yazılmadı, okunmadı ama Kemal Reis’in ve Türk denizcilerinin cesareti, bilgeliği ve ufku Atlantik’in tuzlu sularında hâlâ yaşamakta ve fısıldamaktadır:
Tarih unutsa da deniz unutmaz.
Bülent SİVİŞ
Antalya
