ALİ, ABİM VE RÜZGÂRIN FISILTISI
Eposta :

ALİ, ABİM VE RÜZGÂRIN FISILTISI

Öğretmenlik, dünyaya el uzatmaktır; bir kalbin titreyişine eşlik etmektir. Dünle bugünü yan yana koyup yarını daha güçlü adımlayabilmektir. Öğrenci, bazen bir çiçeğin tomurcuğu gibi kendi gölgesini ve rengini arar; senin işin o arayışı fark edebilmektir.

Yıllardır özel gereksinimli abimle bir yolculuktayız. Sevgi, sabır ve anlayışla öğreniyoruz hayatı. Abim bana yolculuğun her anında bir direnç, bir hayat bulunduğunu gösterdi. Onun varlığı, öğretmenliğime pusula oldu. İnsanı insan yapan şeyin paylaşmak olduğunu öğrendim, öğrendiğimi öğrettim.

Ali ile ilk karşılaşmamız, özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinin bahçesinde oldu. Kışın solgun ışığı ağaçların arasından süzülüyordu, yapraklar yerde sessiz bir yığın gibi serilmişti. Ali, diğer çocuklardan uzak duruyor; bir köşede kendi dünyasına gömülmüştü. Onu gördüğümde birden abim geldi aklıma. Gözlerimiz birbirine değdi, bir bakışla anlaşılmış bir iletişim vardı aramızda.

Ali dokuz yaşındaydı. Otizm tanısı vardı. Dünyası bizim dünyamızın ritmine uymuyordu; her ses patırtı, her dokunuş bilinmezdi. Annesi yalnızdı, hayatın ağırlığını iki eliyle taşırken Ali’yi de taşımaya çalışıyordu. Küçücük evin adı sanı bilinmeyen süper kahramanıydı.

Ali’yle yolculuğumuzun başlangıcı suyla oldu. Havuz onun için bir bilinmezdi; korku, tenine işleyen bir fırtına gibiydi. İlk adım, suya taş atmakla başladı; taş suya düştü, çıkan ses hem tehdit hem meraktı. Parmak uçlarımız suya değdi; ayaklarımız hafifçe ıslandı. Kaçtı, ağladı, öfkelendi. Ama her defasında bir kırıntı bulduk: bir bakış, bir nefes, bir parmak ucu. Günler geçtikçe taş yerine bedenini suya bıraktı. O an, hayatla ilk barışıydı. Zamanla su onun oyununa dönüştü. Dalgalarda yayılan bir cesaret, yüzüne yansıyan gülümsemeyle birleşti. Su, korkusuyken ilk güvenli bağı olmuştu.

Sonra at çiftliği ziyaretlerimiz başladı. O gün güneş yavaşça eğilmiş, sıcak hava tarlaları ve toprak yolları yumuşatmıştı. At, ahırın kapısından çıkar çıkmaz rüzgârla birlikte kaslarını geriyor; tüyleri güneşin altında parlıyordu. Yavaş adımlarla yanımıza geldi; burnunu hafifçe havaya kaldırdı, kulaklarını dikti. Ali geriye çekildi. Atın ayakları toprağa her değdiğinde hafif bir tok ses yayıldı, rüzgâr yaprakları savurdu, kuşlar bir anda sustu.

Adım adım ilerledik. Ali, küçük elleriyle atın yumuşak boynuna dokundu; titredi ama çekilmedi. Sonra yavaşça sırtına çıktı. At, tıpkı bir nehir gibi, ritmini bulmuş, sakin ama güçlü adımlarla yürüyordu. Rüzgâr yüzüne çarptı, saçları dalgalar gibi savruldu. Ali’nin gözlerinde bir parıltı belirdi; korku yerini meraka, merak da özgürlüğe bıraktı. At, küçük patikadan geçerken çevredeki her ağaç, her taş, her kuş onun yolculuğunun tanığı oldu. Atın tüyleri altında hissettiği sıcaklık, tenine çarpan rüzgâr, toprağın kokusu… Hepsi bir zamanlar bilmediği bir dünyanın habercisiydi.

Ali’nin hikâyesi, sevginin, sabrın ve birlikte yürünmüş yolun sessiz zaferi oldu. Abimle birlikte öğrendiklerim, Ali’ye uzanan elim oldu.

Annemi hatırladım:

“Sabırla ve sevgiyle yaklaşırsan en zor yollar aşılır.”

Gerçekten öyleymiş. Ali artık kendi maviliklerine doğru, kendi sınırlarının ötesine yürüyordu. Ali yürüdükçe ılık bir rüzgâr umudu fısıldıyordu. O, yürüdükçe abim oluyordu. O, yürüdükçe ben öğreniyordum. Herkesin birilerinden öğrenecek bir şeyleri olacaktı mutlak…


Abdullah SADAN 
İzmir