YOLA DÜŞEN DUA
Demir çubuklara sarılı asma, yaz güneşini süzen bir perde gibi bahçeye gölge düşürüyordu. O gölgenin altında, sedirde uykuya dalmış kızının saçlarını usulca okşayan Ayşe, küçük ayaklarını avuçlarına aldı.
Her zamanki gibi önce sağ ayağına baktı; sonra alnında solgun mordan başlayan ve hafifçe yukarı doğru yayılan o morluğa takıldı gözü.
Bu morluk, kızının az önce düştüğünde taşa çarpmasından kalan izdi. Fakat Ayşe’nin içini acıtan yalnızca bu çarpma değildi; o küçük ayakların taşıdığı yük çok daha ağır bir sızı bırakıyordu içinde.
Ayaklar topak topaktı, kıvrımsızdı, oyuksuzdu. Diğer çocuklarınınkine hiç benzemiyordu. Ayşe bu değişikliği fark ettiğinde daha bebekti kızı; kimse aldırmamıştı.
“Çocuk bu,” demişti konu komşu. “Büyürken düzelir. Kurcalama ayol.”
Ama büyüdükçe düzelmedi. Aksine belirginleşti.
Kız dört yaşına geldiğinde koşarken ayakları birbirine dolanıyor, olur olmaz kendini yerde buluyordu. Bugün de arkadaşının peşinden koşarken düz yolda devrilmiş, alnı taşa çarpınca o morluk oluşmuştu.
Ayşe, kızının ayağını sedire usulca bıraktı. Gözleri karar vermiş bir insanın dinginliğiyle doldu. Salonun köşesinde örgüsünü toplayan kadının yanına gidip durdu.
- Ana, dedi. Bu çocuğu doktor görmeli. Bugün olanları gördün. Artık dayanacak hâlim kalmadı.
Yaşlı kadın gelinine uzun uzun baktı. Onun yüreğini bilirdi; kolay kolay bir sözü büyütüp dert etmezdi. Torununun ayaklarındaki garipliği o da yıllardır hissediyordu ama zaman denilen şey, bazı umutları olağanlaştırır, bazı korkuları geciktirirdi.
Yine de başını öne eğip “Peki,” dedi.
İlçe hastanesinde daha kapsamlı bir kontrol için büyükşehri önerdiler. Ellerinden bir şey gelmeden eve döndüler. Çocuğun dedesi, “Acil olsa bırakmazlardı,” deyip konuyu kapattı. Ayşe o günden sonra tekrar açamadı bu mevzuyu. Çağrılmamış bir karanlık gibi çöktü içine.
Günler böyle geçerken yaşlı kadın bir akşam, çorbanın buğusu arasında kardeşi Hasan’dan söz etti:
- Kızını evlendirecekler. Evi barkı hazırlamak kolay mı? Yardım edelim diyorum. Ayşe’yi de alıp gitsek…
Ayşe de dede de önce şaşırdı. İstanbul’un yolu uzun, çeyizin yükü ağırdı. Ama kadının sesi kararlıydı. Üç gün ısrarla bu meseleyi konuştular. Sonunda biletler alındı.
Terminal kalabalığının uğultusunda vedalaşılırken, kadın torununa bir an baktı; kimse duymadan gelinine eğilip fısıldadı:
- Belki bir doktora da denk geliriz.
Ayşe’nin yüzünde günlerdir görünmeyen bir sevinç beliriverdi. Ama kadın, asıl müjdeyi otobüs hareket ettikten sonra verdi: Hasan çoktan iyi bir doktor ayarlamıştı. Ayşe’nin gözleri doldu, elini öpmeye davranınca kadın onun elini iki eliyle kavradı:
- Varsın yolumuz uzun olsun, dedi. Yeter ki bir çözüm çıksın.
Ertesi gün hastanedeydiler. Muayene ve röntgenler sonunda doktor, kızın ayağı için özel yapım ortopedik bir ayakkabının şart olduğunu söyledi. Bileklere kadar bağcıklı, tabanı taş sertliğinde bir ayakkabı…
Fiyatı yüksekti. Ama kadının yıllardır bohçasında sakladığı bir altın vardı; “Gün olur lazım olur” diye sakladığı o altın, o gün torununun adımına vesile oldu.
Ayakkabı bir haftada gelecekti. Ayşe her gün gidip “Geldi mi?” diye sormak istiyordu. O hafta çeyiz işleriyle geçti ama Ayşe’nin zihni, kızının ayağında şekillenecek umuda kilitlenmişti.
Ayakkabı teslim edildiğinde kızın ayağına tam oturdu. Derisi sertti, bağcıkları bileğe kadar uzanıyordu. Çocuk da sevmişti. Ayakkabıyı habire heyecanla annesine gösteriyordu.
Otobüsün camından süzülen akşam ışığı, kızın alnındaki morluğa vuruyor; geçmeye başlayan o morluk sönük bir leke gibi duruyordu. Sanki iki renk, iki kader yan yana oturmuştu:
Biri geçmişin yarası, diğeri geleceğin umudu.
Ayşe, içindeki endişeyi saklamadan sordu:
- Ana, doktor altı ay sonra yine görmem gerek dedi. Biz nasıl gideriz oraya?
Yaşlı kadın bir süre sustu. Yolun kıvrımlarına, otobüsün camından akıp giden tarlalara baktı. Sonra derinden gelen bir sesle:
- Bugün bir adım attık kızım, dedi. Bir adım bazen bir yolun tamamını açar. Gerisi de bulunur. Yeter ki sen vazgeçme.
Ayşe, kızının ayakkabısının içindeki ayağına baktı. İçinden dualar yükseliyordu. Allah kerimdi.
Otobüs ilerliyordu.
Ve küçük kızın ayakları, ilk kez geleceğe doğru daha sağlam basıyordu.
Saadet İLHAN-Ankara
