SINIFIN GÖRÜNMEYEN HİKÂYESİ
Elindeki kitapları kapının yanına bırakırken ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabılar yeniydi; o yüzden okulda top oynamıyor, arkadaşlarıyla koşturmuyordu bile. Çamur içinde kalan eski çizmelerini giyip plastik kovasını aldı ve bahçeye, babasının yanına gitti. Babasına gülümsedi; babası da aynı içtenlikle karşılık verdi.
Daldaki sebzeleri teker teker toplamaya başladı. Babasının öğrettiği gibi, incitmeden, canını yakmadan… Topladığı sebzeleri aynı özenle kovasına bıraktı. Babası kovayı ona uzatıp hayvanlara yem vermesini söyledi. Akşam yemeği yaklaşıyordu.
Önce koyunları ve kuzuları, sonra tavukları yemledi. Hayvanların çoğu onun arkadaşıydı; çünkü zamanının büyük kısmını onlarla geçiriyordu. İçine kapanık bir çocuktu; okulda arkadaşlarının oyunlarını sıkıcı bulur, televizyon izlemediği için konuştuklarını anlamakta zorlanırdı. Yaşından büyük sorumlulukları vardı.
İşleri bitince eve girdi. Ellerini yüzünü yıkayıp hasta yatağında uzanan annesinin yanına gitti. Yanaklarına sevgiyle dokundu; sıkıca annesinin elini tuttu. Hep o konuştu, annesi gözleriyle cevap verdi. Altı yıldır sarılamadığı, oynayamadığı, koklayamadığı oğlunu gözleriyle bağrına bastı.
Babası annesini oturtmaya geldiğinde, Ali de mutfağa koşup annesinin yemeğini aldı. Onu güzelce yedirdi. Ardından babasıyla sofraya oturdular. Radyoda Neşet Ertaş “Karadır Şu Bahtım Kara”yı söylüyordu.
Yemek sonrası masa toplandı, kitaplar açıldı. Gün içinde öğrendiklerini tekrar ederken öğretmeninin söylediği o söz geldi aklına:
“En güzel başarı, en zor şartlarda kazanılandır.”
İçi umutla doldu. Alaaddin’in lambası yoktu ama çalışmanın kendi lambası olduğunu biliyordu artık.
***
“Onu bu evde istemiyorum!” diye bağırıyordu adam. Sesin şiddeti karşısındakini unuttuğu gibi o minicik kalbi de unutturuyordu kendine. Oysa eşinin bir çocuğu olduğunu bilerek evlenmişti; şimdi çocuk, gözünde fazlalık olmuştu.
Koltukta kitap okuyan Çilem’in gözleri doldu. Kaç yaşında olursa olsun o kitabı bırakamıyordu; çünkü sığındığı tek yer oydu. Bazen babasına gitmek istese babasının eşi, annesine gitmek istese annesinin eşi aynı şeyi yapıyordu. Kimse kimseye bir şey diyemiyor, acı sözler hep Çilem’e yöneliyordu.
Ne yapsa yanlıştı. Okuduğu masallardaki hayatlar kadar temiz ve sade olsun isterdi kendi hayatı da… Ama evdeki yükler ona aitti: temizlik, çamaşır, bulaşık, soba… Sobaya odun atarken çıkan külü, bazen kendi ruhuna benzetirdi.
Yine de bir iyilik perisi vardı: öğretmeni.
Gezilere götürmek için ailesine defalarca gitmiş, ikna etmişti. Belki sihirli bir asası yoktu ama kalemi vardı ve o kalemle Çilem’in dünyasında gerçek mucizeler yazıyordu.
“Kitap okuyacağına mutfağa git!” sesiyle irkildi. Mutfağa doğru giderken televizyondan gelen müziği duydu: Safiye Ayla “Çile Bülbülüm”ü söylüyordu. İçinden,
“Bülbül bilmem ama Çilem hep çile çekiyor…”
diye geçirdi.
***
Hastane odasında, serum takılı kolundaki morluklara baktı. Zayıflamıştı, iştahı yoktu. Eskiden yemek istediği ama ailesinin izin vermediği birçok şeyi şimdi ailesi teklif ediyor, ama o yiyemiyordu. İlaçlar yüzünden saçları dökülmüş, kısa kestirilmişti.
Yine de kendine bir güç kaynağı bulmuştu: Tableti, ‘Çelebi’ adını verdiği küçük dostu sayesinde yataktan çıkmadan dünyayı dolaşabiliyordu. Öğretmeni ve en yakın arkadaşı saçlarının kesildiğini duyunca soluğu berberde almış, aynı modeli kestirmişlerdi. Ona gönderdikleri videoda gülüyorlardı:
“Sen iyileşeceksin ve aramıza döneceksin!”
Ne çok özlemişti sınıfını… Zamanında nefret ettiği ödevleri bile özler olmuştu.
Kalem tutamamak, serum yüzünden kolunu kıpırdatamamak… Hepsi sınıfa duyduğu özlemi büyütüyordu.
Arkadaşları düzenli mektuplar yazıyordu:
Kimisi “Yakalamacada seni geçeceğim!”
Kimisi “Satrançta artık şansın kalmadı!”
En çok şaşırdığı ise şu cümleydi:
“Eyüp, artık hiç kavga etmeyeceğim seninle. Hatta sana bir hediye aldım. Dön artık aramıza.”
Karnesini düşünüp kaygılandı. Babasından telefonu isteyip öğretmenini aradı:
“Öğretmenim… karne alabilecek miyim?”
Öğretmeninin sesi pamuk gibiydi:
“Tabii ki alacaksın. Yeter ki iyileş Eyüp.”
Gülümsedi. İlacın sersemliğiyle yavaşça uykuya dalarken, babasının telefon melodisindeki şarkıyı mırıldandı sanki:
“Rüyalarda buluşuruz…”
***
Soğuklar daha başlamamıştı ama öğretmeni kışlık paltosu olup olmadığını sormuştu. Cevap verememişti. Babası gittikten sonra zaten çoğunu öğretmeni karşılıyordu ihtiyaçlarının.
Okumayı yazmayı öğrenirken çok zorlanmıştı. Öğretmeni bir an bile vazgeçmemişti. Erken gelmişler, geç çıkmışlardı… Sonunda başarmışlardı.
Şimdi ona nasıl “Paltom yok” diyebilirdi? Hayalleri hep kısa sürüyordu; Kibritçi Kız’ın kibriti ne kadar yanarsa o kadar hayal kurabiliyordu. Ama öğretmeni onun hikâyesinin öyle bitmesine izin vermedi.
Okul çıkışı birlikte bir butiğe gittiler. Satıcı boyuna göre paltoları gösterdi. Öğretmeni yumuşak bir sesle,
“Hangisini beğendiysen onu al kızım.” dedi.
Eda kırmızı paltosunu giydiğinde aynadaki gülümsemesine bakakaldı.
Poşeti alıp dükkândan çıktıklarında, sokakta saz çalarak geçimini sağlayan bir adam Barış Manço’dan söylüyordu:
“Yaz dostum, yoksul görsen besle kaymak bal ile…”
Eda, merdivenleri çıkarken paltosunu üzerine geçirip şarkıyı mırıldanmaya devam etti.
***
“Evla hadi kızım, artık dersine başla.” dedi anneannesi. Evla isteksizce kitaplarını aldı. Hikâye kitabı gözüne ilişince içinden geçirdi:
“Keşke bana yardım edecek bir Çizmeli Kedim olsa…”
Anne ve babası çok yoğun çalıştıkları için Evla çoğu şeyi kendi başına yapmak zorunda kalıyordu. Kahvaltı dışında birlikte geçirdikleri neredeyse hiçbir zaman yoktu. Öğretmeni babasıyla konuşurken duyduğu söz hâlâ kulağındaydı:
“Evla bazı konularda geri kaldı. Evde desteklenmesi gerek.”
Ailesi her defasında “Elimizden geleni yapacağız hocam.” diyordu ama yapamıyordu. İş yoğunluğu Evla’yı hep ikinci sıraya itiyordu. Oysa küçük bir ilgi, kısa bir sohbet, birlikte geçirilen on dakika bile ona dünyaları verirdi.
Odasında bilgisayar, tablet, oyuncaklar vardı;
Gerçek ilgiden başka her şey…
Anneannesi radyoyu açınca eski bir şarkı evin içine doldu:
“Öyle bir geçer zaman ki…”
Evla, zamanın gerçekten de sessizce akıp gittiğini o an fark etti.
***
“Bey, yine daldın. Kahven soğuyor.” dedi eşim.
Balkonda denizi seyrederken aslında sınıfın içindeydim. Ali’nin kovasını, Çilem’in kitabını, Eyüp’ün serumlu kolunu, Eda’nın kırmızı paltosunu, Evla’nın sessizliğini düşünüyordum. Hepsi birer yüzün yanında, tamamlanmayı bekleyen cümle gibi duruyordu zihnimde.
Bir öğretmen yalnızca görmez; çözüm arar. Bir öğretmen yalnızca dinlemez; yol açar. Ali için köydeki sorumluluklarını bir yük yerine beceriye dönüştürmenin yollarını düşündüm. Çilem için kelimelerle açılacak güvenli bir alan, yazıyla tutunabileceği bir dünya… Eyüp için sınıfa döndüğünde onu bekleyen bir köşe, yarım kalan defterleri tamamlayacak sabır… Eda için yalnızca bir palto değil de, “ben de varım” duygusunu büyütecek bir sahiplenme… Evla için ise gerçek ilgiyi okula taşıyacak küçük ama sürekli destekler… Defterim yanımdaydı. Notlar aldım.
Pikaptan Müzeyyen Senar’ın sesi yükseldi: “Gamzedeyim, deva bulmam…”
Gülümsedim. Biz öğretmenler bazen deva bulamazdık belki; ama gamı paylaşır, yükü hafifletirdik. Bir çocuğun kaderini değiştiremesek bile, yolunu biraz daha yürünebilir kılabilirdik. Kahvemden bir yudum aldım. Eşime baktım.
“Yarın erken gideceğim okula,” dedim. “Bir iki işi yoluna koymam gerek.”
Onur Ömer DÜZGÜN-Rize
