NAR TANELERİ-TOKAT'IN SESSİZ RENKLERİ
Eposta :

NAR TANELERİ-TOKAT'IN SESSİZ RENKLERİ

Üç yıl kadar önce bir nar fidanı diktim bahçeye.
Aslında, Behzat Mahallesi’ndeki eski pazar yerine gidip birkaç saksı sardunya alacaktım. Ama köşedeki yaşlı satıcı, elinde tuttuğu minik fidanı göstererek,
“Abla,” dedi, “Nar bereket getirir. Tokat toprağında nar kolay tutar ama sabır ister.”

 

Bilmiyorum neden, elim sardunyadan kaydı da o fidanı aldım. Eve dönerken kendi kendime söylendim:
“Ben sabırlı biri miyim ki narla uğraşayım?” Gel gör ki birkaç ay sonra her sabah o fidanın toprağını eşeler, yeni çıkan yapraklarını sayarken buldum kendimi.

 

Bahçem, Behzat Deresi’ne bakan taş duvarlı bir evin arkasında. Sabahları derenin sesiyle uyanıyorum. Rüzgâr, Gök Medrese’nin taş kemerlerinden geçip aşağı süzülüyor; sanki geçmiş bugüne fısıldıyor. Tokat Kalesi’nin gölgesi her sabah evimin duvarına düşüyor. İnsan bazen taşın da, suyun da bir hafızası olduğuna inanıyor.

 

Benim çocukluğum da bu şehirde, Alipaşa Mahallesi’nin dar sokaklarında geçti. Tokat evleri birbirine yaslanmış gibiydi. Ahşap cumbalar, oymalı kapılar, duvarlardan sarkan asmalar… Sokaklar dut kokardı. Kiremitler sıcaktan kavrulurken çocuk sesleri taş avlulara çalınırdı.

 

O zamanlar annem, Yazmacılar Çarşısı’nda bir ustanın yanında çalışırdı. Tokat’ın o meşhur yazmaları… Renk renk, desen desen… Elma çiçekli, turnalı, nar dallı… Her birinin hikâyesi ayrıydı.

 

Bazen annem beni de götürürdü atölyeye. Atölyenin taşlarla döşeli büyük bir avlusu vardı. Ortasında şırıl şırıl akan bir fıskiye, çevresinde tahtadan tezgâhlar… Boya kazanlarının üstünden buhar yükselirdi. Ustalar fırçalarını boyaya batırır,
“Kırmızıyı nar suyu gibi koyulaştır, yeşili Behzat’ın yaprağından al.”
derlerdi.

Tokat’ta renklerin bile kaynağı toprağın kendisiydi.

Bizim mahallede bir de Azize Teyze vardı.
Elleri dikişten nasırlı, gözleri iğne deliği kadar keskin bir kadındı. Kadife kumaşlara boncuk dizer, yazma kenarlarına oya işlerdi. Herkesin bir şeyini onarır, bir yandan da dua ederdi.

Bir gün annem:
“Git Azize Teyze’ye, şu yırtık yastığı diktir.” dedi.

Kapısını çaldım. Evden taze sabun kokusu ve hafif bir misk rayihası yayıldı.
“Gir kızım, ayakta kalma.” dedi.

Köşede Singer dikiş makinesi duruyordu. Dikişin ritmi evin kalbi gibiydi.
Teyze, masanın üstündeki bir narı ikiye böldü, bana uzattı:
“Tat bakalım, bu sene Niksar narı çok güzel olmuş.”

Tanelerini saymaya başladım, tam tamına otuz altı nar tanesi…
“Her tanesi bir dua.” dedi. “Ama dua edenin gönlü temiz olmalı. Tıpkı dikiş gibi; elin titrerse söküğün izi kalır.”

O gün bana ilk kez bir iğne verdi.
“Şu düğmeyi dik bakalım.” dedi.

Ellerim titredi, ipliği iğneye geçiremedim.
“Olmazsa bir daha dene.” dedi. “Tokatlı kadın bir işi yarım bırakmaz. Sabırla her dikiş tutar.”

Yıllar geçti. Tokat değişti. Dut ağaçlarının yerinde apartmanlar yükseldi, Yazmacılar Çarşısı sessizleşti. Artık desenler elle değil, makinelerle basılıyordu. Ama Azize Teyze’nin evinden hâlâ dikiş sesi gelirdi.

Bir gün yine gittim. Ellerine baktım; ince, titrek ama hâlâ iplik tutuyordu.
“Gözüm görmez oldu,” dedi. “Ama gönül görür. Sen yeter ki dikmeyi unutma.”

Masasının üzerinde yarım kalmış bir masa örtüsü vardı. Üzerine nar dalları işlemişti.
“Bu örtü,” dedi, “kızımın çeyizi içindi ama nasip olmadı. Al sen tamamla. Her bir dikişiyle geçmişini hatırla.”

O gün o örtüyü aldım.
Eve dönerken Behzat Deresi’nin üstündeki taş köprüye oturdum. Su yavaş yavaş akıyor, sanki yüzyıllardır aynı hikâyeyi fısıldıyordu:
“Bir şehir, taşla, suyla, sabırla yaşar.”

O gece, örtünün eksik kısımlarını dikmeye başladım. Her iğne batışımda geçmişimden bir ses duydum: Annemin yazma tezgâhı, ustanın nar suyuyla karıştırdığı boya, Azize Teyze’nin “Sabırla dik, sabırla yaşa.” deyişi…

Bir sabah Azize Teyze’nin evinin önünden geçerken gördüm:
Pencereler kapalı, kapısında kilit.
Komşular,
“Oğlu almış, İstanbul’a götürmüş,”
dediler.

O günden sonra sokağımızın rengi soldu. Ne dut kokusu kaldı, ne dikiş tıkırtısı.

Ama ben o yarım masa örtüsünü bitirdim. Üzerine işlediği nar dallarını tamamladım.

Yıllar geçti.

Şimdi bahçemde, üç yıl önce diktiğim nar ağacı meyve vermeye başladı.
Her sonbahar taneleri olgunlaştığında bir narı ikiye bölerim.
Kırmızı suyu avuçlarıma yayılır.

O anda Tokat’ın bütün rengi, bütün sesi geri gelir sanki:
Gök Medrese’nin taş duvarlarına vuran güneş,
Behzat Camii’nden yükselen ezan,
Taşhan’da kahve öğüten taş değirmen sesi,
Yazmacılar Çarşısı’ndan gelen boya kokusu…

Azize Teyze’nin sesi de karışır o an rüzgâra:
“Her nar tanesi bir dua kızım. Dikmek, dua etmektir.”

Belki bu yüzden ben, dikiş dikerken hep dua ederim.
Bir dikiş bir hatırayı onarır.
Bir nar tanesi bir geçmişi.

Tokat da böyledir işte:
Taşına sinmiş sabır, suyuna karışmış dua, toprağına kök salmış hikâyedir.

Ve ben bilirim ki, bir gün bu nar ağacının gölgesinde biri oturup elinde iğneyle dikiş dikerken,
Azize Teyze’nin duası hâlâ yankılanıyor olacak.

 

Deniz BÜYÜKBALYA-Tokat