KÜÇÜK BİR KÖYDEN BÜYÜK BİR ZAFER: BOCCE YOLCULUĞU
Bocce, görünürde basit bir hedef oyunu olsa da içinde ince bir strateji, sabır ve odaklanma barındıran zarif bir spordur. Oyuncu her atışında dengesini, kararını ve cesaretini ortaya koyar. Genellikle çizgileri belirlenmiş sahalarda oynansa da bocce, öğretmenin rehberliğiyle farklı fiziksel koşullara uyarlanabilen bir oyundur. Alanı birlikte tanımlamak, sınırları öğrencilerle kararlaştırmak ve kuralları zemine göre yeniden düzenlemek, oyunu başlatmak için çoğu zaman yeterlidir. Böylece bir okul avlusu, planlı bir öğretmen pratiğiyle kısa sürede öğrenmenin ve birlikte hareket etmenin mekânına dönüşür.
Benim hikâyem Babadağ’ın Kelleci Köyü’nde küçük bir okulun avlusunda başladı. Öğretmenleri olarak ilk kez o avluya adım attığımda, çocukların gözlerindeki merak kıvılcımını fark ettim. O kıvılcım, doğru dokunuşu bulduğunda bir ateşe dönüşmeye hazırdı. Onlara imkânlarımız ne olursa olsun, doğru hedefler koyarak büyük başarılara yürüyebileceğimizi söyledim. İşte tam o gün, bocce sporu ile tanıştılar. Belki onlar ilk defa duyuyordu; ama bu spor, hayatlarına beklenenden çok daha fazlasını katacaktı.
Sahamız yoktu. Ne çizgileri belirlenmiş özel bir alan, ne profesyonel setler, ne de modern ekipmanlar… Ama bir öğretmenin en güçlü malzemesi zaten hiçbir zaman beton, çim ya da tahtadan ibaret olmamıştır. En güçlü malzeme, bir çocuğun yüreğindeki hevestir.
Çocuklarla birlikte elimizdeki taşlarla sınırları belirledik. Çizgileri sopalarla toprağın üzerine çizdik. O küçük boş alan, bizim için bir antrenman sahasına dönüştü. Bir stadyumun sahip olduğu hiçbir özellik yoktu belki; ama içimizdeki heyecan o alanı bir arenaya çevirdi. O sahada yalnızca spor yapılmıyor, bir karakter inşa ediliyordu.
“Başarı vazgeçmediklerimizle ölçülür.”
İlk hedefimiz il birinciliğiydi. Bunu söylediğimde çocukların gözlerinde hem bir şaşkınlık hem de büyük bir inanç gördüm. Antrenmanlar boyunca toprağa diz çöktüler, yağmurda ıslandılar, güneşte terlediler ama hiç şikâyet etmediler. Çünkü bir hayale bağlanmışlardı artık.
İl birinciliği geldiğinde, köy okulunun adı bir anda duyulmaya başladı. Ardından Ege Bölgesi grup müsabakaları… Bir köy okulundan çıkan çocuklar, büyük şehirlerin güçlü takımlarına karşı inanılmaz bir disiplinle sahaya çıktılar. Rakipleri tam ekipmanla hazırlanmış, profesyonel görünüyordu. Ama bizim çocuklarımız sahaya çıktığında, izleyenler başka bir şey gördü:
İnandıkları bir hayalin peşinden koşan bir takım ruhu.
O kadar sakin, o kadar odaklanmışlardı ki hakemler bile onları tebrik etti. Birçok kişi gelip “Bu çocuklar nereden geliyor?” diye sordu.
“Kelleci’den.”
Bu kısa cevap; bizim için bir kimlik, bir gurur, bir duruştu.
Türkiye Şampiyonası: Büyük Sahne
Türkiye Şampiyonası’na davet edildiğimizde çocukların heyecanı doruktaydı. Hayatlarında ilk kez böylesine büyük bir organizasyona katılıyorlardı. Korkmadılar, çekinmediler… Çünkü bizim için o sahaya çıkmak bile başlı başına bir başarıydı.
Maçlardan birinde öğrencilerim öyle bir oyun sergiledi ki tribündekiler sessizce izledi. Kararlılıkları, odaklanmaları, takım hâlindeki bütünlükleri… Sanki yıllardır bu heyecanın provasını yapmış gibiydiler.
Final maçını son anda kaybettik. O an içimde burukluk olduğu kadar tarifsiz bir gurur da vardı. Çünkü kaybettiğimiz şey bir maçtı, kazandığımız şey ise bir ömür yetecek özgüvendi.
Türkiye ikinciliğimiz, sınırlı olanaklarla başarmanın mümkün olduğunun en güçlü kanıtıydı.
“Bir Köyün Kalbinde Büyüyen Gurur”
Köyümüze döndüğümüzde, öğrencilerim adeta birer kahraman gibi karşılandı. Evlerin önünde bekleyen teyzeler, yolları kaplayan çocuklar, öğretmenlerimizin sarılışı… Herkesin yüzünde aynı gurur vardı.
O küçük okulun koridorunda artık Türkiye ikinciliği kupası duruyor. Bu kupa, çocukların içinde büyüyen “Ben de başarabilirim” duygusunun somut hâli. Bir çocuğun kendine inanması, bir öğretmenin yaşayabileceği en büyük mutluluktur. Kelleci Ortaokulu’nun çocukları bunu fazlasıyla hak ettiler.
Bugün Türkiye’nin her köşesine seslenmek isteriz:
İmkânsız yoktur. Yeter ki bir çocuk, bir öğretmen ve bir hayal bir araya gelsin.
Kelleci Ortaokulu’nda yaşadığımız bu yolculuk, azimle, emekle ve inançla neler başarabileceğinin hikâyesidir. Ve ben, bu hikâyenin öğretmeni olmaktan büyük onur duyuyorum.
Önder DOĞANGÜN-Denizli
