KAZ DAĞINA YOLCULUK
Eposta :

KAZ DAĞINA YOLCULUK

Sabah erkenden çıktığım yolda ilk durağım Sütüven Şelalesi olmuştu. Bir süre seyrettim, yer aldığı türküyü dinledim. Buraya gelmişken yokuşu da tırmanıp Hasanboğuldu’ya çıktım. Sessizliği ve hüznü içime çekip inişe geçtim.
İlkbaharın ılık havasının verdiği cesaretle tahta köprüyü kullanmak yerine en eğlenceli geçişi tercih ettim: Paçaları sıvayıp çorapları çıkararak buz gibi suyun içinden yürüdüm. Yazın bile insanı donduracak kadar soğuk olan suya adım attığımda pişman olup söylendim: “Artık yirminde değilsin…” Ama geri dönmeyi de kendime yediremedim. Soğuğa inat yürüdüm ve karşıya geçtim. Ayaklarım üşümüş, ben de pişman olmuştum; fakat böyle güzel bir vakitte hiçbir şey moralimi bozamazdı.

Kızılkeçili Köyü’nde aldım soluğu. Önce bir ıhlamur, ardından Türk kahvesi… Çınar altı, taş duvarın hemen yanından akan küçük bir dere şırıltısı… Burası, bu dünyada bulunmaktan en çok keyif aldığım yerdi; şu ana kadar daha iyisini bulamadım.
Kahvemi içerken eksik olan tek şeyi yaptım: Sabahattin Ali’nin Hasanboğuldu hikâyesini cebimden çıkarıp okumaya başladım. Az önce gezdiğim yerlere yeniden gittim, Hasan ile Emine’nin ayak izlerini takip ettim. Sevdasını bir çuval tuza sığdıranların hikâyesini dinledim.

Çınar ağacının çıkardığı ses kendime getirdi beni. Kahve soğumuş, hikâye bitmişti. Hasan yitmiş, Emine kaybolmuş; tuzlar suya karışmıştı.

Eskilerin tabiriyle “Adalar Denizi”ne bakan bu körfeze her gelişimde karşıma çıkan Kaz Dağı’nı düşündüm. Bizimki de bir kavuşamama hikâyesine dönüşmüştü. Pek çok defa dağın dibine kadar gelmiş ama bir türlü zirveye çıkamamıştım. Kimi zaman vakit yetmemiş, kimi zaman izin verilmemiş, kimi zaman da rehber bulamamıştım.

Bir kez daha denemek istiyordum. Hemen kalkıp ıhlamurun ve kahvenin parasını ödedim. Kitabımı cebime koydum ve 25 dereceyi geçen öğle sıcağında yola düştüm. Virajlı bir yolu geçip Kaz Dağı Millî Parkı’nın girişinde buldum kendimi. Daha önce buradan birkaç kez döndüğüm için heyecanımı yine yarı yolda bırakmamak adına hiçbir şey düşünmedim.

Gişede görevli, ellili yaşlarında bir adam vardı.

“Kaz Dağı’na çıkmak istiyorum.” dedim. Biraz duraksayıp ekleyecek gibi oldum ama lafı uzatmadım:
“Çıkabilir miyim?”

“Ama burada uyman gereken bazı kurallar var.”
Yüzüme birkaç sayfalık bir kâğıt uzattı. “Bunları imzala, sorumluluğu kabul edersen çıkabilirsin.”

Kâğıtları hemen imzaladım ve adama uzattım. Adam ters ters bakarak:
“İnsanlar ne imzaladığını pek bilmez.” dedi. “Gece ormanda kalmak yasak. Ateş yakmak yasak. Çevreye zarar vermek yasak… Kaybolmak da yasak. Kaybolursan haber vermemek de yasak…”

Bir süre bana baktı:
“Dağ küçük değil. Yaklaşık yirmi kilometre araba süreceksin; çıkarken hep yokuş. Her on beş dakikada bir dur, araçtan in, nefes al. Beş dakika dinlen ve sürmeye devam et. Yükseklik arttıkça baş ağrısı olabilir, halsizlik normaldir. Dağa çıkarken kar göreceksin, sis göreceksin. Ama bu dağın sisi düzdeki sislere benzemez; çok hızlı yer değiştirir, kaybolabilirsin. Her taraf uçurum. Sis çökerse dur ve bekle. Kurt, tilki ve başka yabani hayvanlar da görebilirsin; onları rahatsız etme. Buranın gerçek sahibi onlar. Haydi, uğurlar olsun. Bu arada, yanında kalın kıyafet bulundurursan iyi olur.”

Adamın biraz abarttığını düşünerek yola çıktım; ama dediklerinin hepsini yaptım. Ve söylediği her şeyi gerçekten yaşadım. Her on beş dakikada durup manzarayı fotoğraflamaya çalıştım. Fakat bulutlar o kadar hızlı yer değiştiriyordu ki fotoğraf çekemeden kendimi sisin içinde buldum. Birkaç tilki gördüm. Karda, yağmurda, siste, ormanda araç sürdüm; yirmi kilometrelik bir yolculuğa neredeyse tüm iklimleri sığdırmıştım.

Dağın zirvesine çıktığımda asıl şoku yaşadım. Kaz Dağı’nın zirvesi neredeyse bir ova kadar düzdü ve önümde kilometrelerce uzanıyordu. Yol kenarında üç metrelik işaret direkleri vardı, metrelerce kar yağdığında yolu bulabilmek için.
Aşağıda 25 derece olan hava, zirvede 6 dereceydi. Bu dağın zirvesinde hüküm sürmek, efsane olmak, Sarıkız olmak zormuş. Tabelalar oksitlendiği için Sarıkız’ın yerini bulamadım.

Tam umudumu kaybetmek üzereyken bir çift yetişti imdadıma:
“Sarıkız’ın nerede olduğunu tarif eder misiniz?”

“Tarif etmekten daha iyisini yaparız,” dediler. “Seni götürebiliriz, çayımız da var paylaşabiliriz.”

“Memnuniyetle.” diyerek peşlerine düştüm.
Önce araçla, sonra yürüyerek devam ettik. Sarıkız’ın makamı, zirvelerden birindeydi. Sert esen rüzgârın eşliğinde misafiri olduk Sarıkız’ın. Zirvede ağırladı bizi, çayını içtik. Rüzgârın anlattığı efsaneyi dinledik. Kazların seslerini duymaya çalıştık.
Beklemenin ve durup dinlenmenin insan ruhuna en iyi gelen şey olduğunu öğrendik.

Zirvede güneş batarken, ruhumuzdan bir parçayı orada bıraktık.

Mustafa ORAKCI-İstanbul