HAZAN MEVSİMİ:1891
Takvim sayfaları uçuşmuş, tarih 1891 yılını gösteriyordu. Payitahta hazan mevsimi çökmüştü. Kız Kulesi’ni aceleci bir rüzgâr yalayıp geçmiş, Beşiktaş’taki asırlık çınarlar yapraklarını dökmüş, Galata Kulesi’nde kalbi sızlatan dizeler peyderpey yazılmış, Eyüp Camisi’nden gök kubbeye dualar yükselmiş, Hisar’dan saç diplerini sızlatan nağmeler süzülmüş, Boğaz’ın derin ve soğuk suları titremişti… Her şey kendi ekseni etrafında dönerken bir kalp dile geldi. Bu kalp; siyasi kariyeri zayıflamış, gururu kırılmış ve hayalleri tarumar olmuş Fethi Paşa’dan başkası değildi. Uzayan sakallarını sıvazlarken pişmanlıklarını bir bir kör kuyulara atıyor, hayata yeniden başlamak istiyordu. Aylardır inzivaya çekildiği Şale Köşkü’nden atına binip dört nala ayrıldı. Kısa sürede Yıldız Sarayı’na ulaştı. Ağzı köpüklenen atından inerken oğlu Aybars onu karşıladı.
Paşa, beş kız çocuğunun ardından bir oğlan sahibi olmuştu; fakat Aybars altı yaşına gelmesine rağmen lâldi. En iyi hekimlere göstermesine rağmen bir sonuç alamamıştı. Oğlunun bu hâli yüreğini burkuyor, gönlünde derin bir hüzün bırakıyordu. Kararını vermişti: Onu Anadolu’ya gönderecekti. Fakat Mücella Hanım buna şiddetle karşı çıkıyordu. Uzun tartışmaların sonunda, Aybars’ın sarayın yaşlı emektarı Koca Yusuf’un himayesinde Amasya Bîmarhanesi’ne gönderilmesine karar verildi. Sarayın mahzeninde gizli bir görüşme yapıldı. Koca Yusuf, Aybars’ı himaye edecek ve kimliğini kimseye açıklamayacaktı. Bu sır onunla mezara girecekti.
Yıldız Sarayı doğal görünümü, havuzları, köşkleri, devasa ağaçları, tarihi yapıları, gösterişli şadırvanlarıyla âdeta cennetten bir köşeydi. Aybars ise cennetten kovulan bir Âdem’di. Sarayın girişindeki Malta Köşkü’nde matem havası vardı. Mücella Hanım’ın ince ve narin yüzünden dökülen gözyaşları ipek mendilini ıslatmıştı. Aybars ise olanlardan habersiz, köşkün yarım daire kemerli yüksek penceresinden sincapların ağaçlarda zıplayışlarını izliyordu. Biraz sonra Paşa, sedef kakmalı kapıdan ağır adımlarla içeri girdi. Beyaz teni soğuk mermeri andırıyordu.
Elini varaklı koltuğa hiddetle vurarak vedalaşmanın kısa sürmesini istedi. Mücella Hanım oğluna sıkıca sarıldı. Fethi Paşa, kenetlenmiş bu iki bedeni güçlükle ayırabildi. Tüm bunlar olurken Aybars’ın mavi gözlerinde hiçbir anlam yoktu. Akşam karanlığında sarayın arka bahçesinden gizlice bir at arabasına bindirildi. At arabası, asırlık çınarların arasından geçip sahil yolunu takip ederek Haydarpaşa Garı’na doğru dörtnala ilerledi. Yaklaşık bir saat sonra gara ulaştılar.
Kara tren çoktan gelmişti. Kavuşanlar, ayrılanlar, üzülenler, sevinenler, ağlayanlar, gidenler, kalanlar… Garın anı sayfaları dolmuş taşmıştı. Aybars ve Koca Yusuf sessizce ilerlediler. Trene binmeden önce son kez denize ve yedi tepeli şehre baktılar. Bir süre sonra tren büyük bir gürültüyle hareket etti. İşte o anda Aybars’ın gözlerinden bir damla yaş süzülerek gömleğine düştü. Bu zamana kadar hiç ağlamamıştı. Ne olursa olsun hep dik bakmış, insanı deli eden o vurdumduymazlığını sürdürmüştü. Payitaht gözden kaybolana kadar bir an bile gözlerini kırpmadı.
Kara tren Anadolu topraklarına doğru ilerledikçe kerpiç evlerin bacalarından sıkıntılı, efkârlı dumanlar yükseliyordu. Altı yaşına kadar Yıldız Sarayı’nda yaşamıştı. İlk kez başka bir dünyayla karşılaşması onu sarsmıştı. Gözünde canlanan büyük köşkler, parlak avizeler, antika eşyalar, üniformalı askerler, çınarlar ve dev havuzlar yerini küçük kerpiç evlere, toprak yollara, yanmış tarlalara, taş köprülere, iplik gibi akan derelere, cılız bitkilere ve eşkıyalara bırakıyordu.
Gece çökmüş, trenin geçtiği yerler ıssızlaşmıştı. Koca Yusuf’un gözleri kapanmak üzereydi. Tam o sırada trenin acı fren sesiyle irkildiler. Koca Yusuf hızla dışarı çıktı. Bir süre sonra telaşla geri döndü. Bir Ermeni çetesinin treni durdurduğunu söyledi. Fethi Paşa’nın verdiği tabancayı çıkardı, kapıyı kilitledi. Aybars’ı arkasına alarak beklemeye başladı.
Bir müddet sonra yan kompartımanlardan yükselen uğultular geceye karıştı; bağrışmalar, ayak sesleri, rüzgârın getirdiği kesik nefesler… Kısa süre içinde kapı zorlanmaya başladı. Ay buluttan sıyrılıp geceyi aydınlattığında kapı bir gürültüyle açıldı. Eli mavzerli, siyah kefiyeli adamlarla yüz yüze geldiler. Koca Yusuf silahına davranıp karşısındaki adama engel olmaya çalıştı; fakat çok geçmeden yere yığıldı.
Aybars sürünerek kapıya doğru ilerlerken eşkıya onu ensesinden yakalayıp sertçe geri çekti.
“Nereye gittiğini sanıyorsun çocuk?” diye hırladı.
Aybars’ın dudağı kanıyordu. Aynı anda çantayı bulan eşkıyalar paraları alıp Aybars’ı dışarı sürüklediler.
Dışarıda bazı eşkıyalar at sırtında meşaleler kaldırıyor, diğerleri trenden indirdikleri erkekleri bir araya topluyordu. Siyah bir aygırın üzerinde duran çete başının altın dişleri karanlıkta parlıyordu.
Koca Yusuf’u sürükleyen eşkıya, Aybars’ı çete başının önüne fırlattı:
“Başkan, bu çocuğu ne yapalım?”
Çete başı atından inip Aybars’a baktı.
“Bu çocuk konuşmuyor mu? Nereden çıktı bu?” dedi öfkeyle.
Eşkıya mahcup bir sesle:
“Yaşlı bir adamın yanındaydı. Çantasında da yüklü para ve bir Osmanlı subayına ait beylik tabancası vardı.” diye yanıtladı.
Çete başı kısa bir süre düşündü. Sonra elini havaya kaldırarak sert bir işaret verdi.
Erkekler sessizce bir araya toplandı. Ay ışığı, yüzlere düşen gölgeleri daha da derinleştirirken rüzgârın taşıdığı hüzünlü bir uğultu yükseldi. Sonra…
Gece birden ağırlaştı. Aybars ne olup bittiğini tam seçemeden gölgeler birbirine karıştı; birkaç saniye sonra bütün bozkır, kelimelere sığmayan bir sessizliğe gömüldü. Öyle bir sessizlikti ki sanki gece, olup bitenlere yas tutuyordu.
Aybars’ın kalbi sıkıştı. O an anlamlandıramadığı bu sessizlik, ileride zihninin karanlık köşelerinde bir iz olarak kalacaktı.
Çete başı, derin bir nefes çekerek:
“Bu çocuğu da trene bırakın.” dedi. “Orada kalsın.”
Eşkıyalar meşaleleri trenin camlarına doğru uzatınca içeriden yükselen feryatlar rüzgârla savruldu. Alevlerin titrek ışığı çevreyi aydınlatırken gece, bu kez uzaklardan gelen bir ağıt gibi inledi.
Ertesi sabah Fethi Paşa kahvesini yudumlarken soluk soluğa bir haberci geldi:
“Paşa’m… Aybars’ın da bulunduğu tren, bir çetenin saldırısına uğrayıp ateşe verilmiş.”
Paşanın gözbebekleri büyüdü, rengi kireç gibi oldu.
“Kurtulan var mıymış?” diyebildi zorla.
“Henüz bir haber yok… Görgü şahitleri iyi şeyler söylemiyor.”
Paşa, acısını içine hapsetmek istercesine derin bir nefes çekti. Ertesi gün askerleriyle birlikte Anadolu’ya hareket etti. Eskişehir Tren Garı’na bir kilometre uzaklıktaki Çalılar mevkiinde yanmış treni buldular. Fethi Paşa atından inip vagona çıktı. Yanmış kalıntılardan başka bir şey kalmamıştı. Sanki bütün bir hayat bir anda küle dönmüştü.
Yine de vagonların arasında şuursuzca dolaştı. Tam inecekken yerde bir şey gördü. Eline alıp üzerini sildi. Bu, Aybars’a gitmeden önce hediye ettiği cevşen-i kebirdi. Olduğu yere çöktü. Gözüne siyah bir perde çekildi. Zihnini sorgu melekleri kuşatmış gibiydi. Payitahta döndüğünde “Mücella Hanım’a ne diyeceğim?” diye düşündü. Araftaydı. Ölmeden ölümü tatmıştı. Umman Denizi’ni içse içinin yangını sönmezdi. Kalbini o trenle birlikte yakarak geri döndü.
Yıllar geçti. Bu süreçte Mücella Hanım Üsküdar’daki baba evine döndü. Üzüntüden yıllarca ağzından tek kelime çıkmadı. Fethi Paşa ise gönüllü olarak önce Trablusgarp’a, sonra Balkanlara savaşmaya gitti. Son olarak Kut’ül Ammare’ye katıldı. Taarruz sırasında kör bir kurşunla ağır yaralandı. Halil Kut Paşa zafer konuşmasını yaparken Fethi Paşa yaralı çadırında son saatlerini yaşıyordu. Şahadet şerbetini içeceği için huzurluydu.
Genç bir doktor morfin yapmak üzere geldi. Paşa elini tutup:
“Delikanlı, morfini benim için ziyan etme. Son nefesimi vermek üzereyim. İhtiyacı olan binlerce aslanımız var; onlara kullan.” dedi.
Genç doktor şaşkınlıkla:
“Olur mu Paşa’m! Siz bizim için bir ömür gözünüzü kırpmadınız. Bir iğnenin hesabı mı olur? Allah sizden razı olsun.” dedi.
Doktor konuşurken Paşa uzun süre onun gözlerine baktı. Gözleri Aybars’ın mavi ve donuk bakışlarını anımsatıyordu.
“Kaç yaşındasın evlat?” diye soracaktı ki ağzı kanla doldu.
“Yirmi yaşındayım.” dedi doktor.
Zorlukla nefes alan Paşa:
“Yaşasaydı… benim oğlum da seninle yaşıt olacaktı.” dedi.
“Başınız sağ olsun Paşa’m. İngilizlere dersini veren yiğitler sizin yetiştirdiğiniz evlatlar.”
“Binlerce asker yetiştirdim ama kendi oğlumu yetiştiremedim…”
“Paşa’m, ne olur konuşmayın. Biraz dinlenin.”
“Tamam evlat… O hâlde sen anlat. Nasıl geldin buralara?”
Genç doktor anlatmaya başladı:
“Paşa’m, benim kadim bir hikâyem var. Altı yaşındayken bir tren saldırısından sağ kurtarılmışım. Beni bir köylü bulmuş. Ailemi aramışlar ama bulamamışlar. Bir yıl kadar hiç konuşmamışım. Sonra köye Tuğrul adında bir öğretmen gelmiş. Köyün her işiyle ilgilenmiş, beni de o fark etmiş. Dilimin bağını da Tuğrul Öğretmen çözmüş. Ne biliyorsam ondan öğrendim. Benim hikâyem tırtılın kelebeğe dönüşmesine benzer. Bugün burada olmam onun sayesinde.”
Paşa’nın gözlerinden yaşlar süzülürken:
“Altı yaşından öncesine dair bir şey hatırlıyor musun?” diye sordu.
“Yalnızca büyük bir köşk, üniformalı askerler, yaşlı bir adam, harap olmuş bir tren… Onun dışında geçmişim karanlık bir zindan.”
Fethi Paşa son nefesini verirken güçlükle:
“Sen benim oğlumsun…” diyebildi.
Erhan ŞİBİK-Ankara
