FINDIK DALINDA ŞİİR TOPLAMAK
Eposta :

FINDIK DALINDA ŞİİR TOPLAMAK

Fındık mevsimi yaklaşırken hayatın meşgaleleri hiç bitmiyordu; üzücü olan, ayrılıkların yüz ölçümünün her geçen gün daha da büyümesiydi. Bir zamanlar mahallemde Tapucu Ali Amca, eşi Hayriye Teyze, babaannem Bahriye, dedem Pastacı Arif, Dilsiz Kemal Amca, onun kız kardeşi Bagiye Teyze, babamın dayıları Talip ve Hacı, babaannemin ablaları Asiye ve Fatma vardı… Yaşar Kemal’in dillere pelesenk olmuş sözü yüreğin tam ortasına düşüyordu: “O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler…”

Bir kuşak değişiyordu; çocukluğum ise çok uzaktan bakıyordu artık. Fotoğraflar ve anılarla yaşamı yudumluyor, zamanın penceresinden eksiliyorduk. Özlüyorduk… Ama Giresun’da eksilmeyen tek şey; fındık harmanlarında büyümüş o çocukluk duygusuydu.

Buralarda herkesin bir fındık hikâyesi olurdu. Ama ben, içinde fındık geçen şiirleri düşünürdüm. Şiir vadisinde aklıma, memleketine hasret düşen Nazım Hikmet’in “Memleketimi Seviyorum” şiiri gelirdi:

“Memleketim:
Ankara ovasında keçiler:
kumral, ipekli, uzun kürklerin parıldaması.
Yağlı, ağır fındığı Giresun'un,
Al yanakları mis gibi kokan Amasya elması,
zeytin, incir, kavun ve renk renk salkım salkım üzümler…”

Ardından, Ömer Bedrettin Uşaklı’nın “Deniz Hasreti” şiiri:

“Ey deniz, şöyle bir gün sana bakacak mıyım,
Elma bahçelerinden, fındık bahçelerinden?..”

Evler şairi Behçet Necatigil’in “Gözleri Badem” şiirinde de dizelere fındık düşerdi:

“Ben annemin evinde
Fındık fıstık üzüm
İlerde evlenince
Çuvalla düşünürdüm…”

Ve Giresun’un en içten seslerinden Can Akengin:

“Kuş olup gövdemi göklere salsam
Fındıktan filizlenen sonlama olsam”

Fındık zamanı geldiğinde Giresun’a akın edenler çoğalırdı; köyler, beldeler bir şenlik yerine dönerdi. Aidiyetler gurbetten çağırırdı. O yüzden Giresunluların dernekleri bitmezdi ama ömür biterdi. Uzaklardan bir yerden “Hatıran Yeter” şarkısının güzelliği duyulurdu. Güzelliğin göreceli olduğunu en iyi bilenlerden biri ise Karacaoğlan’dı. Meyveleri dizelere serpiştirirken fındığı da unutmazdı:

“Karac’oğlan böyle sandık
Ağız fincan burun fındık
Billur gibi beyaz pambuk
Beyaz gövden kar mı yoksa…”

Şiirlerin arasından doğrulup memleketimin sesine yeniden kulak kesilince, Giresun'un kendisi de bir şiire dönüşüyordu aslında. Fındığın başkenti, kirazın anavatanı olan bu güzel şehir; rüzgârın denizden aldığı tuzu dağlara taşırken, dağların yeşilini kente indirirdi. Her sabah ayrı bir tonda söylenen martı sesi, her akşam başka bir renge bürünen ufuk çizgisi vardı burada. İnsan, toprağın kokusunu ciğerlerine çekerken emeği, sabrı ve ekmeği de hissederdi.

Debboy’un dar sokaklarını bilirdiniz; taşlar bile tarihten kalma bir iç çekişle ışıldardı orada. Ve Giresun’un en mahrem sırlarından biri: Taşbaşı Parkı ile Millet Bahçesi… Yüz yüze bakan iki sevgili gibi duran bu iki mekân, kaç neslin kalbine ilk heyecanı fısıldamıştı kim bilir. Akşamüstü serinliğinde, denizden gelen iyot kokusunun gençliğe karıştığı o anlar hâlâ hafızamın kuytularında tazeliğini koruyordu.

Giresun’da insan yalnız yaşadığını hiç hissetmezdi. Çünkü bir bahçede sallanan her dal, bir köyün yankısını taşırdı. Bir harmanda kuruyan her fındık, bir evin muhabbetine bağlanırdı. Emek, toprağın rengini alan bir sabırla yoğrulurdu. Bu yüzden burada fındık toplamak, geçimin ötesinde; bir kültürün, bir geleneğin ve bir dayanışmanın sürekliliğiydi. Fındığın sesini duymayan, yazın ortasında bile memleketin kalp atışını işitemezdi.

Ben ise Giresun’u, fındığı ve emeği anlattığım lirik dizelerimle, önümüzdeki hasatta yapılacak işleri düşünüyor, düşündükçe düşlüyordum. Bunca yıl fındık dallarında şiir toplamıştım. Her dalından sarkan bir söz, her yaprağından süzülen bir hatıra vardı; sanki çocukluğumun nefesi hâlâ o dalların arasına sinmişti. Giresun, yüreğimin kıyısına vuran bir dalga gibi, her dönüşümde beni yeniden yazmıştı. Her fındık mevsimi, toprağın bana fısıldadığı mısralarımı duyuyordum:

“Taflan gözlümü, fındık bahçelerinde
dallardan umut koparan yıpranmış ellerinde
sevginin güzelliği var.

Dağıtın kirazları salkım salkım,
sevgi dağılsın.
Dağıtın fındıkları avuç avuç,
emek aşılansın.

Ve ben bu şehri,
çocukluğum gibi seviyorum…”

Adem ÖNER-Giresun