Pencere Önünde Unutulan Sabah
Sabah, evin içinde unutulmuş bir eşya gibi duruyordu.
Perdenin arasından sızan ışık, halının üzerinde ince bir çizgi bırakmış; o çizgi, odanın ortasından geçip pencerenin önündeki küçük sehpada durmuştu. Sehpada yarım kalmış bir kahvaltı vardı: soğumuş bir çay bardağı, kenarı çatlamış beyaz bir tabak, tabağın içinde iki lokma peynir, bir ekmek kırıntısı ve bıçağın ucunda kurumuş tereyağı izi.
Mahir, kapının eşiğinde bir süre kıpırdamadan bekledi. Anahtarları avucunda sıktığını, ancak metalin soğuğu derisine işleyince fark etti. Eve girmişti ama dönmüş sayılmazdı. İnsan bazı yerlere önce bedeniyle girer; ruhu kapının dışında, merdiven boşluğunda, komşu kapılarından taşan yemek kokularının ve susmuş ayakkabıların arasında biraz daha bekler.
Burası annesinin eviydi. Daha doğrusu artık annesinden geriye kalan ev.
Bir hafta önce aynı odada herkes fısıltıyla konuşmuştu. Bardaklar tabaklara değmesin diye dikkatle tutulmuş, sandalyeler sürüklenmeden çekilmiş, başsağlığı cümleleri kapı önünde çoğalıp içeride eksilmişti. Sonra insanlar birer birer gitmiş; telefonlar susmuş, mutfakta yıkanmayı bekleyen tabaklar kurumuş, ev kendi asıl sesine dönmüştü: yokluğun sesine.
Mahir paltosunu çıkarmadan salona geçti. Pencerenin önündeki sabaha baktı. O kahvaltı, annesinin son sabahlarından birine ait olmalıydı. Belki yine erkenden kalkmış, dizlerinin ağrısına aldırmadan mutfağa gitmiş, çayı demlemiş, perdeyi aralamıştı. Belki radyoyu açacak olmuş, sonra vazgeçmişti. Belki de pencerenin önüne oturup karşı apartmanın balkonunda çamaşır silkeleyen kadına bakmıştı. Tanımadığı hâlde yıllardır gördüğü için artık tanıdık saydığı insanlardan biriydi o kadın.
İnsanın hayatı çoğu zaman büyük kararlarında değil, kimsenin görmediği küçük hareketlerinde saklıydı: bardağı hep aynı yere koyuşunda, zeytinin çekirdeğini tabağın sağ kenarına bırakışında, ekmeğin ucunu koparırken gösterdiği sabırda, pencereyi açmadan önce perdenin ucunu iki parmağıyla düzeltmesinde.
Mahir, sehpadaki çay bardağını eline aldı. İçindeki çay soğumuş, yüzeyinde donuk bir tabaka bırakmıştı. Bardağı mutfağa götürmek istedi fakat götürürse bu sabahın tamamen biteceğini düşündü. Bir insanın ardından geriye kalan son düzeni bozmak, ölümün kesinliğini bir kez daha onaylamak gibiydi.
Bardağı yerine bıraktı.
Kendini pencerenin önündeki koltuğa bıraktı. Karşı apartmanın duvarı çocukluğundan beri aynı renkteydi, ne tam sarı ne tam gri. Güneş vurduğunda eski bir fotoğraf gibi soluyor, yağmur yağdığında içine kapanıyordu. Apartmanın girişindeki dut ağacı hâlâ oradaydı. Mahir çocukken o ağacın altında plastik topuyla oynadığını hatırladı. Annesi pencereden seslenirdi: “Mahir, çok uzaklaşma.”
O zamanlar uzaklık, sokağın başındaki bakkaldan ibaretti. İnsan büyüdükçe uzaklık da büyüyordu; bir şehir kadar, bir ömür kadar, bazen aynı evin içinde iki oda kadar.
Annesiyle son yıllarda birbirlerine çok az şey söylemişlerdi. Konuşmaları daha çok ihtiyaçların çevresinde dönüp durmuştu: “İlaçlarını aldın mı?” “Market lazım mı?” “Doktor ne dedi?” “Bu ay fatura yüksek gelmiş.” Cümleler, hayatı ayakta tutmaya yarayan küçük tahta parçaları gibiydi; fakat aralarından geçen soğuk rüzgârı kesmeye yetmiyordu.
Oysa annesi bir zamanlar çok konuşurdu. Mahir okuldan geldiğinde evin bütün pencerelerini açar, sonra gün içinde olup bitenleri anlatırdı. Yan komşunun kızı nişanlanmış, bakkalın çırağı askere gitmiş, üst kattaki yaşlı adam yine gazeteyi kapıda unutmuş, pazarda domates pahalıymış... Mahir dinlemiyor gibi yapar ama annesinin sesinin evin içinde dolaşmasından hoşlanırdı. Çünkü ses, bir insanın varlığını eşyaya paylaştırma biçimiydi.
Şimdi evde onun sesinden geriye küçük izler kalmıştı: konsolun üzerinde eğri duran fotoğraf çerçevesi, mutfak dolabına sıkıştırılmış eski alışveriş listesi, koltuğun kenarına bırakılmış yün hırka, televizyon kumandasının arkasına lastikle tutturulmuş küçük not: “Pil zayıf.”
Mahir, hırkaya gözünün ucuyla baktı. Büyük acılar çoğu zaman küçük eşyalara sığınıyordu. Ölümün tamamına bakmak mümkün değildi; insan onun ancak bir düğmesini, bir mendilini, bir çay kaşığını kaldırabiliyordu.
Evi toparlaması gerekiyordu. Eski ilaç kutuları, doktor kâğıtları, tarihi geçmiş gıdalar, gereksiz faturalar ayrılacaktı. Bankaya gidilecek, abonelikler kapatılacak, apartman yöneticisiyle konuşulacaktı. Yas, resmî işlemlerin arasında kendine daracık bir yer bulmak zorundaydı.
Mutfak çekmecelerinde paket lastikleri, kullanılmayan anahtarlar, kırık mandallar, yarısı yazılmış yemek tarifleri vardı. Başka bir çekmeceden eski faturalar çıktı. Bazılarının üzerine annesi küçük notlar düşmüştü: “Ödendi.” “Son gün.” “Mahir’e sor.”
Bu son notu görünce durdu. İki kelime, annesinin el yazısıyla kâğıdın üzerinde bekliyordu. Sormamıştı belki. Ya da sormuş, Mahir aceleyle cevaplamıştı: “Tamam anne, sonra bakarım.” Sonra dediği şey, insanın hayatında çoğu zaman hiç gelmeyen bir zamandı.
Kâğıdı katlayıp cebine koydu.
Tam o sırada kapı çaldı. Alt kattaki Hatice Hanım’ın elinde üzeri peçeteyle örtülmüş küçük bir tabak vardı.
“Rahatsız etmiyorum ya oğlum?”
“Yok, buyurun.”
“Börek yaptım da... Sıcak sıcak getireyim dedim. Evde yalnızsındır.”
Mahir teşekkür etmek istedi ama kelime boğazında yavaşladı.
Hatice Hanım içeriye, pencerenin olduğu tarafa baktı. Sehpada duran bardağı görmüş olmalıydı; yüzünde, yabancı bir evde çok kişisel bir şeye rastlamış olmanın mahcup inceliği belirdi.
“Annen sabahları pencereyi açardı.” dedi usulca. “Ben aşağıdan anlardım uyandığını. Son zamanlarda her sabah bakar olmuştum. Bugün de baktım... Perde açık ama...”
Cümlenin devamını getirmedi. Bazı eksiklikler, tamamlandığında değil, yarım bırakıldığında daha çok anlaşılırdı.
Kadın indikten sonra Mahir bir süre elindeki tabakla ayakta kaldı. Sıcaklık, tabağın altından avucuna geçiyordu. Evin içinde ilk kez canlı hissettiren bir şey vardı: sıcak bir tabak.
Salona döndüğünde perde hafif kıpırdıyordu. Pencere kapalıydı ama eski doğramaların arasından ince bir hava giriyor, tülün ucunu oynatıyordu. Mahir çocukken bunu annesinin nefesine benzetirdi. Ev uyurken bile annesi bir yerlerden nefes alıp veriyor sanırdı.
Koltuktaki hırkayı eline aldı. Dirsek yerleri incelmişti. Cebinden küçük bir mendil ve katlanmış bir kâğıt çıktı. Üzerinde tek bir cümle yazıyordu: “Sabahları pencereyi açmayı unutma.”
Mahir, kâğıda uzun süre baktı. Bu cümlenin ne zaman, kime, niçin yazıldığını bilmiyordu. Belki annesi kendine hatırlatmıştı. Belki pencereyi açmak onun için yalnızca evi havalandırmak değildi; günle yeniden temas etmek, sabahı içeri almak, hâlâ yaşadığını kendine usulca söylemekti.
O an Mahir, annesini son yıllarda hep hastalıkla, ilaçlarla, doktor kontrolleriyle, yorgunlukla hatırladığını fark etti. Oysa annesi bundan ibaret değildi. O, çay demleyen, perde düzelten, pazarda domates seçen, eski takvim yapraklarını atmayan, balkon demirine konan serçelere ekmek kırıntısı bırakan bir kadındı.
Ölüm, insanı çoğu zaman son hâline indirger. Mahir, annesini bundan kurtarmak istedi.
Mutfağa gidip soğumuş çayı döktükten sonra bardağı dikkatle yıkadı. Tabağın içindeki kurumuş peynir parçalarına bir an baktı. Sanki çöpe atacağı şey peynir değil, annesinin pencere önünde geçirdiği birkaç dakikaydı. Sonunda tabağı da yıkayıp sehpayı yavaşça sildi. Hırkayı katlayıp koltuğun kenarına bıraktı.
Pencereyi açmaya yeltenince eski menteşeler kısa bir iniltiyle ses verdi. Dışarıdan giren serin havayla beraber salon canlandı. Uzakta bir simitçinin sesi duyuldu. Bir çocuk ağladı. Biri balkondan halı silkeledi. Apartman kapısı kapandı. Dünya hiçbir şey olmamış gibi değil, her şeye rağmen devam eder gibi akıyordu.
Pencerenin önünde duran Mahir, sabahın yüzüne değmesiyle kendine gelir gibi oldu.
Bu, annesinin bıraktığı sabah değildi artık. O sabah, soğumuş çayıyla, yarım peyniriyle, açık perdesiyle kendi zamanında kalmıştı. Ama ondan geriye küçük bir dikkat, bir alışkanlık, hayata açılan dar bir aralık kalmıştı.
Cebindeki notu çıkarıp sehpaya koydu: “Mahir’e sor.” Yanına hırkanın cebinden çıkan diğer notu bıraktı: “Sabahları pencereyi açmayı unutma.”
İki not yan yana durunca, annesi sanki son kez konuşmuş gibi oldu.
Mutfakta kendine çay koyduktan sonra Hatice Hanım’ın getirdiği börekten bir parça aldı. Pencerenin önündeki koltuğa sessizce oturdu.
O sabah, ilk kez acele etmedi.
Dışarıda dut ağacının dalları hafifçe sallanıyordu. İçeride hırka, koltuğun kenarında öylece duruyordu. Ev, bütün eksilmişliğine rağmen yeniden nefes almaya başlamış gibiydi.
Mahir pencereye baktı. Çocukken anlamadığı bir şeyi, yıllar sonra öğrendi: İnsan bazen yalnızca bir pencereyi açarak da hayata geri dönebilir.
İsmail BOYRAZ
Mersin
