Omzuma Değen Rüzgâr
O gün içimde saklı bir yolu bulmaya çıktığımı bilmiyordum. Yalnız değildim, ilk defa eşlik edecekti bana. Ona “İstanbul” derdim. Çünkü o, bu şehrin kendisi gibiydi: Biraz yorgun, biraz bilge, biraz da suskun. Öğle vakti Şehzade Camii avlusuna birlikte girdik. Ezanla birlikte safa geçtim. Secdeye alnımı koyduğumda, içimde uzun zamandır susan bir taraf konuşmaya başladı. Mehmet Akif, vecd-i sekrân demişti bir şiirinde bu hisse. Namaz bitince avludan çıktım; kalabalık dağıldı, yalnız kaldık.
Yol bizi ağır ağır Sezai Karakoç’un kabrine götürdü. Kabirde “İstanbul” biraz geride durdu. Ben yaklaştım. Rüzgârın bile saygıyla sustuğu bir yerde eğildim ve “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkenti”ne birkaç mısra fısıldadım. Kelimeler taşlardan yansıyıp içime düşüyordu. Bitirdiğimde dönüp ona baktım. Konuşmadık. Gözleriyle anladığını söyledi bana.
Sonra yürüdük. Sokaklar daraldı, gölgeler çoğaldı. Vefa’ya vardığımızda zaman biraz geriye çekildi. Vefa Lisesinin önünden geçtik. Kapısına baktım; gençliğin ilk telaşları, yarım kalmış hayaller, hepsi o taşların arasında saklı gibiydi. “İstanbul” bir an hiç yaşanmamış bir zamana selam verir gibi durdu.
Bir çayevine saptık, gök renkli bir çay aldım. Buharı yükseldikçe uzak diyarlar gözümün önünden geçti. “İstanbul” dışarı baktı, sanki bir şehrin içinde başka şehirleri seyrediyordu. Az ileride bir kâse boza aldık. Kaşığı daldırdım, tadı derindi. Her lokmada çocukluğumdan bir ses yankılandı. Bu şehrin tadını tarif etsem boza gelirdi aklıma dedim, gülümsedi.
Yol bizi yine yukarı çağırdı. Süleymaniye Camii’ne vardığımızda nefesimiz biraz hızlanmıştı. Avluya çıktık. Şehir arkamızda geniş bir hatıra gibi uzanıyordu. Bir an durduk. Arkamızdaki şehrin görkemli silüetiyle bir fotoğraf çektik; zamana hatıra bıraktık. Kubbenin altına girince sesimiz azaldı, kalbimiz çoğaldı. “İstanbul” ellerini açtı, yüzünde uzun bir yolculuktan dönmüş gibi bir sükûnet vardı.
Sonra yokuşa bıraktık kendimizi. Aşağı indikçe içimiz hafifledi. Sokaklar kalabalıkla doldu, sesler birbirine karıştı. Deniz kokusu duyulmaya başlayınca Eminönü’ne vardığımızı anladık. Yeni Camii kapısında durduk. Güvercinleri izledik, beklemenin ve teslimiyetin kanatlı hâliydi onlar. Uzun süre konuşmadan baktık. Sonra kalabalığın içine karıştıkça onu gözden kaçırır gibi oldum. Bir ara dönüp yanında mı diye baktım, omzuma değen rüzgârdan başka kimse yoktu. Belki birkaç adım önümdeydi, belki çoktan başka bir sokağa sapmıştı.
Yeni Camii’nin avlusunda güneş ağır ağır yere batıyordu. Güvercinler bir anda havalandı. O an içimde garip bir boşluk açıldı. Yanımda yürüyen ayak seslerini duymamaya başladım. Durup bekledim. Gelen olmadı.
Eminönü’nün kalabalığı yüzlerce insanla doluydu ama hiçbirinin yüzü ona benzemiyordu.
Bir süre daha yürüdüm. Deniz kıyısına indim. Suyun üstünde akşamın solgun ışığı vardı. Cebimde iki kişilik bir sessizlik taşıyordum. Sonra fark ettim, bütün gün boyunca ona bir kez bile dokunmamıştım. Sesini hafızamda canlandıramıyordum. Yüzünü düşününce, gözleri hep şehrin sisine karışıyordu.
Belki gerçekten biri benimle yürümüştü. Belki de insan, bazı şehirlerde yalnızlığını kendine arkadaş sanıyordu. Vapura binmeden önce son kez arkama baktım. İstanbul, bütün ihtişamı ve hüznüyle karşımda duruyordu. O an anladım; gün boyu peşimden gelen şey bir insan değil, şehrin ta kendisiydi. Ya da ben öyle inanmak istemiştim.
Rabia Betül TAŞKIN
İstanbul
