Kökleri Denizi Aşan Zeytin Ağacı
Eposta :

Kökleri Denizi Aşan Zeytin Ağacı

Eski yaz akşamlarını düşündüğümde aklıma önce o bahçe gelir. Portakal ağaçlarının arasında saklanmış yazlık evimiz, gün batımında turuncuya çalan ışıklara boyanır, denizden gelen hafif esinti bahçenin ortasındaki yüzyıllık zeytin ağacının yapraklarında dolaşırdı. O saatlerde dedemle birlikte ağacın altında otururduk. Dedem maviye boyanmış eski tahta sandalyesine yerleşir, elinden düşürmediği radyosu da yanında olurdu.

Radyoyu açtığında önce kısa bir cızırtı duyulur, sonra eski Türk sanat müziğinin tanıdık ezgileri yükselirdi. O an dedemin yüzünde uzaklara bakan bir hüzün belirirdi. Bakışları uzaklara gider, sanki denizleri aşarak başka bir memlekete ulaşırdı.

Bir akşam, radyodan yükselen hüzünlü bir şarkının ardından: “Bizim hikâyemiz Selanik’te başladı.” dedi.

Selanik’in nerede olduğunu bilmiyordum. Ama dedemin sesindeki özlem, çok uzaklarda olduğunu anlamama yetmişti.

Anlattığına göre ailesi, mübadeleden önce Selanik’te yaşıyormuş. Evleri, komşuları, alıştıkları sokaklar ve çocukluklarına ait ne varsa orada kalmış. Mübadele kararı alındığında dedem henüz doğmamış. Annesi küçük bir çocukmuş. Ailesiyle birlikte yanlarına birkaç parça eşya alıp limana gitmişler. Arkalarında evlerini, hatıralarını ve belki de bir daha hiç göremeyecekleri insanları bırakmışlar. Dedem bunları anlatırken sesi titriyor, gözleri zeytin ağacının gövdesinde bir noktaya takılıp kalıyordu.

Gemiye bindiklerinde hiç kimse onları nasıl bir yolculuğun beklediğini bilmiyormuş. Deniz yolculuğu günlerce sürmüş. Kalabalık, yorgun ve endişeli insanlar aynı güvertede umutla beklemişler. Kimi ağlıyor, kimi dua ediyor, kimi de konuşmadan ufka bakıyormuş. Dedem o kısmı anlatırken bir süre sustu. Radyodan gelen müziğe gitti kulağı. Sonra kısık bir sesle konuştu: “Annemin kız kardeşi yolculuk sırasında hastalanmış.”

Günler süren yolculuğun ortasında küçük kız hayata gözlerini yummuş. Ailesi tarifsiz bir acı yaşamış.

Gemide ne bir mezar kazılabilmiş ne de bir veda yapılabilmiş. O küçücük beden, dualar eşliğinde denize bırakılmış. Dedem bunları anlatırken gözleri dolmuştu. O an zeytin ağacının yaprakları hafifçe sallandı. Sanki yüz yıl öncesinden gelen o hüznü onlar da duyuyordu.

Nihayet Mersin’e ulaştıklarında arkalarında bıraktıkları hayat artık çok uzakta kalmış. Fakat yanlarında getirdikleri bir şey varmış: Umut.

Dedemin annesi, Selanik’ten ayrılırken cebine birkaç zeytin çekirdeği koymuş. Doğduğu yerden yanında götürebildiği son parça olmuş. Yeni hayatlarına alışmaya çalışırken o çekirdekleri toprağa ekmişler. İçlerinden biri filiz vermiş. Sonra büyümüş. Dalları genişlemiş. Kökleri derinlere inmiş. Yıllar geçmiş ve o küçücük çekirdek, altında oturduğumuz zeytin ağacına dönüşmüş. Dedem çocukluğunu onunla geçirmiş. Altında oyunlar oynamış, gençliğinde hayaller kurmuş. Ben ise onun anlattığı hikâyeleri yine aynı ağacın altında dinliyordum.

O ağaca her baktığımda yalnızca bir ağaç görmüyorum. Selanik’i görüyorum. Bir gemiyi görüyorum. Denizin ortasında yaşanan ayrılıkları ve acıları görüyorum. En önemlisi yeniden kök salmayı başaran bir ailenin hikâyesini görüyorum.

Dedem artık yanımda değil. O eski radyo çoktan sustu. Ama zeytin ağacı hâlâ ayakta. Rüzgâr, yapraklarının arasından geçerken bazen dedemin sesini duyuyormuş gibi oluyorum. Sanki bana yine aynı hikâyeyi anlatıyor: İnsan denizleri aşabilir, kayıplar yaşayabilir, acılar çekebilir ama yanında umudunu taşıdığı sürece yeniden kök salar.

Çiğdem ÇAKIR

Denizli