Denizli’de Deniz Yokmuş
ve sarının birbirine karıştığı devasa bir yorgan gibi uzanan geniş ovalar göreceksiniz. Biraz ileride mora, pembeye ve kızıla çalan renk geçişleriyle toprağın sakin ritmini bozan bir göl göreceksiniz; işte orası Acıgöl’dür. Rüzgârın ve minerallerin gökyüzünün renklerini ödünç alarak boyadığı bu göl, misafirlerini daha bulutların arasındayken karşılamaya başlar. Çardak’a teker koyduğunuz andan itibaren, Ege’nin aceleye yüz vermeyen havası sizi karşılar. Merkeze doğru ilerlerken arabanızın camını sonuna kadar açın, ova dolusu rüzgâr içeri girsin.
Pamukkale’yle ilk kez karşılaşanların yüzünde hep aynı ifade belirir: hayretle karışık bir sessizlik. Uzaktan bakınca dik bir dağın yamacına kar yağmış sanırsınız, yaklaştıkça o beyazlığın içinden süzülen ılık suların fısıltısını duyarsınız. Travertenlerin eşiğine geldiğinizde ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekir. İlk adımda suyun serin bir ürperti bırakacağını düşünürsünüz ama yanılırsınız. Ayaklarınızın altından kayıp giden su, binlerce yıllık taşların bağrından süzülüp gelen ılık bir selamdır. Yukarı doğru tırmanırken durup ovaya bakın; bahar güneşi tarlaların üzerine altın sarısı bir ışık bırakırken, uzaktaki dağlar mavimsi bir sis perdesinin arkasında nöbet tutmaktadır. Burada bir kayanın üzerine oturup yalnızca manzaraya bakmak bile yolculuğun en güzel anlarından biridir. Gün doğumunda yükselen balonlar ve mavilikte süzülen yamaç paraşütçüleri, Pamukkale’nin beyazlığını göğe taşıyan küçük ayrıntılardır.
Travertenlerin hemen bittiği yerde ise taşların hafızası, yani Hierapolis yükselir. Birkaç adım atarsınız ve zaman tünelinde iki bin yıl geriye gidersiniz. Taş yollar, sütunlu caddeler ve zamana meydan okuyan kapılar... Hierapolis, geçmişin hâlâ nefes alıp verdiği devasa bir açık hava sahnesidir. Özellikle antik tiyatronun en üst sırasına çıkıp oturduğunuzda, rüzgârın içinden geçen hikâyeleri işitirsiniz. Karşınızda uçsuz bucaksız Denizli Ovası uzanırken gözlerinizi kapatın; belki de tam oturduğunuz yerde iki bin yıl önce Romalı bir tüccar, bir asker ya da sevdalı bir genç oturmuş, aynı rüzgârı karşılamıştı. Tarih bazen kitaplarla birlikte, böyle hislerle de okunur. Üstelik bu tiyatro sadece geçmişe ait de değildir; Devlet Opera ve Balesi’nin yaz gecelerinde düzenlediği etkinliklerde, ay ışığının gümüşe boyadığı bu asırlık taşların arasında Carmina Burana’nın yükseldiğini hayal edin. O an, müzik ve tarih insanın hafızasına bir daha silinmemek üzere kazınır.
Hierapolis’in mistik havasından sonra yönünüzü Antik Havuz’a, namıdiğer Kleopatra Havuzu’na çevirin. Burası, Roma dönemindeki depremde yıkılan sütunların suyun altında kalmasıyla oluşmuş doğal bir mucize. Rivayete göre Kleopatra da bu şifalı sularda yüzmüş. Doğruluğu tarihçilerin olsun ama şu bir gerçek ki havuzun suyu yaz kış, yüzyıllardır tam 36 derecedir. Mevsimler değişir, imparatorluklar yıkılır, insanlar göçer ama o suyun sıcaklığı hiç değişmez. Depremle devrilmiş antik sütunların, asırlık mermerlerin arasında kulaç atmak, insana zamanın ötesinde bir ölümsüzlük hissi fısıldar.
Akşamüstü şehre doğru ilerlerken radyoda bir Özay Gönlüm türküsüne rastlarsanız eliniz hemen ses düğmesine gitsin. Çünkü bazı sanatçılar bir şehri temsil eder, bazıları ise o şehrin bizzat ruhu ve sesi olur. Onun yareninin tellerinden “Denizli’nin horozları bellidir, ötüver de gül ibiğim biyo ötüver, geniş olan gam zamanı değildir...” nidası yükselirken, arabanın camından köyler, yemyeşil bağlar ve dağ eteklerine kurulmuş kerpiç evler akar. Bir şehri bazen müzelerle beraber türkülerin anlattığını, bu toprakların kokusunun en iyi onun sazında saklandığını o an anlarsınız.
Denizli’yi anlamak için antik kentlerin ihtişamından çıkıp, şehrin kalbinin attığı Bayramyeri’ne karışmak gerekir. Burası Denizli’nin yaşayan hafızasıdır. Kaleiçi’nin dar sokaklarında yürürken ileriden bakır seslerini duyarsınız. En güzel kumaşlarını sabahın ilk ışıklarında dualarla açan manifaturacıların yan yana dizilmiş baharatçılarla sohbetine buyurun. Bir cuma sabahıysa hoparlörden yayılan bu dualara siz de aminler ekleyin. Şekerci dükkânlarının önünden geçerken, cam kavanozlarda sergilenen renk renk şekerler, lokumlar sizi nostaljik bir yolculuğa çıkarır. Tatlı demişken, bir Denizlili olarak size en büyük tavsiyem, meşhur dondurmalı irmik helvasını tatmanızdır. Sıcak helva ile dondurmanın damakta bıraktığı tat, bu şehrin karakteri gibidir.
Şehir merkezine doğru devam ettiğinizde devasa bir horoz heykeli sizi karşılar. Olimpiyat derecesinden bahseder gibi horozunun ötüş süresini anlatan yerel halkla konuşunca, bu hayvanın neden bir şehir amblemi olduğunu çok daha iyi kavrarsınız.
Akşam yemeği vakti geldiğinde, farklı lezzet arayışlarını bir kenara bırakın ve kendinize hakiki bir Denizli kebabı ısmarlayın. Çatal bıçak kullanılmadan, elle yenen, sakız ağacı odununda saatlerce pişmiş, dışı çıtır içi lokum gibi tandır eti, sıcak pide ve köpüklü yayık ayranı... Bazı şehirleri manzaralarıyla, bazılarını ise damakta bıraktığı o unutulmaz rayihayla hatırlarsınız. Denizli, hafızalarda biraz da bu eşsiz tandır kebabının kokusudur.
Ertesi gün rotayı Kaklık Mağarası’na, yani bizlerin deyimiyle “Yeraltındaki Pamukkale”ye çevirme vaktidir. Mağaraya yaklaşırken burnunuza gelen kükürt kokusu doğanın küçük bir şakasıdır. Merdivenlerden aşağı, toprağın kalbine doğru indiğinizde ise şaşkınlığınız katlanır. Pamukkale gökyüzüne doğru ne kadar beyaz ve yalınsa, Kaklık Mağarası da yerin altında şelaleleri ve traverten oluşumlarıyla o kadar gizemlidir. İkisi de aynı jeolojik masalı, iki farklı perdeden anlatır.
Günün yorgunluğunu atmak için teleferikle Bağbaşı Yaylası’na çıkın. Tırmandıkça şehir küçülür, gürültü yerini çam ağaçlarının mis kokusuna bırakır. Nisan ayında yayla, yeni uyanmış bir çocuk gibi tazedir. Akşamüzeri Çardak Havalimanı’na doğru yola çıkarken bavulunuzda sadece tekstil ürünleri veya hediyelikler olmayacak; Pamukkale’nin asil beyazlığı, Hierapolis’in taşlara kazınmış hafızası, Kleopatra’nın hiç soğumayan suyu, Özay Gönlüm’ün ezgileri, Bayramyeri’nin şeker kokusu ve o şiveli teyzelerin samimiyeti de sizinle birlikte gelecektir.
Şehrinize döndüğünüzde biri size muzipçe sorarsa:
— Denizli’de deniz var mı?
Gülümseyin ve deyin ki:
— Yok... Ama bazı şehirlerin güzel olmak için denize ihtiyacı yoktur.
Denizli, insanın zihninde önce beyaz bir ışık gibi belirir; sonra bu ışığın içinden taş yollar, türküler, çarşı sesleri, yayla serinliği ve ovaya yayılan rüzgâr geçer. Deniz aramazsınız artık. Şehir, kendi toprağından yükselen güzelliğiyle sizi karşılamış; giderken de hafızanızda sade, güçlü ve kendine özgü bir iz bırakmıştır.
Burcu GEZKAYA
İstanbul
