Çocukluğuma Açılan Köprü
Eposta :

Çocukluğuma Açılan Köprü

Aradan bunca yıl geçmişti. Köye vardığımda ilk işim köprüyü aramak oldu. Saçlarıma aklar düşse, çocukluğum benden uzaklaşsa da bazı şeyler insanın içinden hiç gitmiyordu. Şoför arabayı sağa çektiğinde afallayıp dikiz aynasına baktım. “Köprü ileride.” dedi. Başımı salladım.

Yamaçtan aşağı yürüdüm. Daha ırmağı görmeden sesini duydum. Taşlara çarpa çarpa akan suyun sesi, hiç değişmemişti. Kıyıya vardığımda güneş gri kayaların üzerine serilmişti. Yaz sonuydu. Bir kayanın üzerine oturdum. Karşı kıyıya baktım. Gözlerim olmayan bir şeyi, köprüyü arıyordu.

Oysa çoktan kaldırıldığını biliyordum. Yerine beton bir köprü yapılmış, arabalar bir kıyıdan ötekine hiç durmadan geçmeye başlamıştı. Artık kimsenin ayakkabısını çıkarıp eline almasına gerek yoktu. Kimse çocuğunu omzuna alıp suyun içinden karşıya taşımıyordu. Ama benim hatıralarımda hâlâ başka bir köprü duruyordu.

Irmak iki mahalleyi birbirinden ayırırdı. Yazın sakin görünürdü. Güneş suyun yüzünde dolaşır, ışıklar ince nakışlar gibi işlenirdi. Kıyıda zamanın nasıl geçtiğini anlamadan saatlerce oturabilirdiniz. Ayağınızı suya soksanız küçük balıklar gelip etrafınızda dolaşırdı. Kayaların üzerinden sıçraya sıçraya karşıya geçerdik. Terliklerimiz bazen ayağımızdan çıkar, akıntıya kapılırdı. Kahkahalarla peşlerinden koşardık.

Biraz ileride su değirmeni vardı. Irmağın bir kolu ayrılır, uzun bir kanaldan geçip değirmenin çarklarını döndürürdü. Çark döndükçe buğday öğütülür, su yeniden ana yatağına kavuşurdu. Bendin sığ sularında çimmeye giderdik. Üzerimizde mayo yoktu. Ağabeylerden kalma bol pantolonlar, büyük gömlekler, beline ip bağlanmış kıyafetlerle suya girerdik. Kimsenin umurunda olmazdı. Mutluluk için fazla şeye ihtiyaç duymazdık.

Irmağın asıl yüzü kışın ortaya çıkardı. Dağlardan inen sular kabarır, taşları, dalları, çamurları önüne katıp uğuldayarak akardı. Vadinin içinden yükselen o ses hâlâ kulağımdadır. İnsan o sesi duyar da suyun canlı olduğuna inanmaz mı? Bazen öyle hırçınlaşırdı ki yazın yürüyerek geçtiğimiz yerler metrelerce suyun altında kalırdı. Kıyıdaki ağaçların gövdeleri kaybolur, sadece tepeleri görünürdü. Irmak, denizle buluşmak için acele eden sabırsız bir yolcu gibi bir yerlere yetişmeye çalışırdı.

İşte o zaman köprü ortaya çıkardı. Çınarların, dişbudakların ve okaliptüslerin arasına uzatılmış kütüklerden yapılmış daracık köprü. İnsanlar gövdelere kütüklerden basamaklar çakmış, yanlarına dallardan korkuluklar eklemişlerdi. En fazla bir kişinin geçebileceği kadar dardı. Yazın yaprakların arasında kaybolur, görünmezdi. Kışın ise bütün köyün kaderi ona bağlanırdı.

Sabahları okula giderken köprünün başında toplanırdık. Ellerimiz ceplerimizde olurdu. Annelerimizin ördüğü atkılar boynumuza dolanmış, bez çantalarımız omzumuza asılmış olurdu. Çantaların içindeki birkaç defter, bir avuç kavurga ve dünyayı değiştirecek kadar büyük hayallerimiz vardı. Büyükler köprünün başında durur, bizi tek tek köprüden geçirirdi. Aşağıdaki bulanık suya baktığımda başım dönerdi. Korkuluğa öyle sıkı tutunurdum ki parmaklarım uyuşurdu. Bir elim korkulukta, bir elim çantamda, nefesimi tutarak yürürdüm. Karşı kıyıya geçtiğimde, o dar köprüyü aşmış olmanın çocukça gururunu taşırdım.

Irmağın kenarında bunları düşünürken suya düşen bir yaprağı izledim. Akıntı onu döndüre döndüre uzaklaştırıyordu. Başımı kaldırıp karşı kıyıya baktım. Köprüyü oluşturan ağaçları aradım. Göremedim. Belki kesilmişlerdi, kurumuşlardı. Uzaktan bir araba beton köprünün üzerinden geçti. Şoför seslendi: “Hadi, geç kalıyoruz.”

Ayağa kalktım. Son kez ırmağa baktım. Su aynı suydu. Taşlar aynı taşlardı. Köprü yıkılmadı diye teselli oldum. Köprü; biraz su sesinden, biraz ceviz kokusundan, biraz da birlikte büyüdüğünüz insanların hatırasından kurulmuştu. Yıllar geçse de ayakta kalacaktı. Bugün olduğu gibi, yoruldukça dönüp dönüp oralardan geçecektim.

Serpil AKKOL

İstanbul