Bir Battaniyenin Hikâyesi
Hikâyesi bir mağazanın parlak raflarında başlamadı. Onu dünyaya getiren ne bir fabrikanın gürültülü makineleriydi ne de birbirine benzeyen kalıplardı. Onun hikâyesi, bir annenin sabırla bekleyen ellerinde, henüz doğmamış bir çocuğun hayaliyle başladı. İpek, akşamları pencerenin önüne oturur, dışarıda dalları sallayan rüzgârı dinlerken beyaz yünleri ilmek ilmek örerdi. Her ilmekte biraz bekleyiş, biraz dua, biraz da anne yüreğinin tatlı telaşı vardı. Bazen örgüyü dizlerinin üzerine bırakır, elini karnına koyup uzun uzun düşünürdü. Karnındaki çocuğun hareketlerini hissettikçe gülümser, battaniyeyi daha özenle örmeye devam ederdi. Bir gün, beyaz battaniyenin ortasına kırmızı bir kalp işledi. O andan sonra battaniye, İpek’in gözünde sıradan bir örtü olmaktan çıktı.
Mevsimler değişti, yağmurlar yağdı, rüzgârlar dindi. Nihayet beklenen gün geldi ve Doruk dünyaya gözlerini açtı. Hastane odasının telaşı içinde, annesinin sıcaklığından sonra ona ilk dokunan şeylerden biri bu battaniye oldu. Belki de bu yüzden kaderleri daha ilk günden birbirine bağlandı. Doruk büyüdükçe battaniye de onun çocukluğunun ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Oyunlarında bazen bir kahramanın pelerini, bazen uzak diyarlara giden bir gemi, bazen de sırlarla dolu bir çadır olurdu. Geceleri korkuyla uyandığında Doruk’un elleri hemen onu arar; hastalandığında battaniye başucundan eksik olmazdı. Çocukluğun o uçucu günleri geçip giderken kahkahalar, gözyaşları ve masum hayaller battaniyenin yumuşak yüzeyinde görünmez izler bırakıyordu.
Hayat, eşyalar için de beklenmedik yolculuklar saklar. Bir gece İpek battaniyeyi yıkayıp balkona astı. Gökyüzü durgundu, hava sakindi. Ancak gecenin ilerleyen saatlerinde uzaklardan gelen rüzgâr sertleşti. Mandallar direndi, ip gerildi; ama rüzgâr daha güçlüydü. Battaniye ipten kurtuldu, birkaç kez dönerek karanlığın içinde kayboldu. Arkasında bir çocuğun alışkanlıklarını, bir annenin emeğini ve yarım kalmış bir hikâyeyi bırakarak uzaklaştı.
Sabah olduğunda kendini bir parkın kıyısındaki ağacın dallarında buldu. Güneş yaprakların arasından süzülüyor, çimenlerin üzerinde çocuk sesleri dolaşıyordu. Tam o sırada Nehir çıktı karşısına. Kıvırcık saçlı, meraklı bakışlı bir kız çocuğu... Babası onu daldan indirip Nehir’in kucağına verdiğinde battaniye ilk kez başka bir çocuğun sıcaklığını hissetti. O gün kaydıraklarda kahkahalarla yuvarlandı, salıncaklarda göğe yükseldi, çimenlerin üzerinde yeni hayallere ortak oldu. Dünyanın yalnızca ait olduğu evden ibaret olmadığını, bazen yabancı bir kalbin de insana tanıdık gelebileceğini öğrendi.
Akşam olup yıldızlar gökyüzünde görünmeye başladığında Nehir’in annesi yumuşak bir sesle konuştu. “Bu battaniye bizim değil kızım. Bir yerlerde onu özleyen biri vardır.” dedi. Bu söz, küçük kızın yüreğine dokundu. Nehir o gece battaniyeden ayrılmanın hüznünü yaşadı ama onu kendine saklamanın doğru olmadığını da bildi. Ertesi gün battaniyeyi bulduğu parka geri götürdü. Yanına küçük bir not bıraktı.
Öğleden sonra parkın bankına oturan yaşlı bir kadın, battaniyenin üzerindeki kırmızı kalbi görünce duraksadı. Hatırlamak bazen bir kokuyla, bazen bir renkle, bazen de bir ayrıntıyla gelir insana. Kadın battaniyeyi tanıdı. Mahalleden İpek’i biliyordu. Hemen telefon açtı. Çok geçmeden parkın sessizliğini telaşlı ayak sesleri doldurdu. Doruk koşarak geldi. Kaybettiği bir dostuna kavuşur gibi sarıldı battaniyeye. İpek’in gözlerinde hem özlemin hem şükrün parıltısı vardı. Nehir’in bıraktığı not yüksek sesle okunduğunda herkes kısa bir süre sustu.
O an anlaşıldı ki ev dediğimiz şey yalnızca duvarlardan, pencerelerden ve çatılardan ibaret değildi. Ev; yokluğunda seni arayan, dönüşünde yüzü aydınlanan insanların bulunduğu yerdi. Bir çocuğun seni görünce sevinmesi, bir annenin derin bir nefes alabilmesi, adının sevgiyle anılmasıydı. O gece battaniye yeniden ait olduğu evdeydi. Ama artık eskisinden farklıydı. Bir çocuğun büyümesine, başka bir çocuğun iyiliğine ve insanların birbirine emanet ettiği sevgilere tanıklık etmişti. Belki de eşyanın gerçek değeri burada gizliydi: Battaniye o günden sonra yalnızca Doruk’u değil, onu geri getiren iyiliği de örttü.
Hanife YENER
Manisa
